Wordsworth, Blair ve ‘’Sorgulayan’’

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında yayınlanan, her ikisi de Wordsworth tarafından çok iyi bilinen, İngiliz yazarlarına ait olan bu iki metin, Wordsworth’ün 1800 tarihli Önsöz’ündekine çok benzeyen bir kalıba soktuğumuz yapıların birçok öğesini işlemektedir. Bu iki yazının bir özeti Wordsworth’ün şiir doktrinlerinin hem kökenlerini hem de orijinalitesini diğerlerinden ayırt etmemize yardımcı olacaktır.

Hugh Blair’in Retorik ve Edebiyat Üzerine Dersler’i 1783 yılında yayınlandı ancak bundan yirmi dört yıl önce Edinburgh Üniversitesi’nde okutuluyordu. Bu yazılar yüzyılın ikinci yarısından sonra çok yaygınlaşan, aynı anda hitabet, poetika ve genel estetik konularında el kitabı görevi gören yazılar sınıfındandı. Yazının ilk bölümleri zevk, deha, yüce ve güzel olan öğeleri işler ve içerikten çok düzenleme konusunda, o dönemde yaygın olan yazılardan ayrılır. Sonra, şiir türleri ve sırasıyla kuralları ile ilgili genişletilmiş ve geleneksel bir tartışmaya girmeden önce, Blair, geleneksel eleştirinin ana yolunda olmayan ‘’Şiirin Doğası’’ üzerine bir dersi de esere yerleştirir.

Blair, işe ‘’Şiir nedir?’’ ve ‘’Nerelerde düzyazıdan ayrılır?’’ soruları ile başlar. Şiirin esasının kurgu olduğunu belirtir ve tanımlayıcı karakteristik özelliğinin taklit olduğu şeklindeki cevapların her ikisini de reddeder. Blair’e göre, yapılabilecek en doğru ve en anlaşılır şiir tanımı: “Şiirin, tutkunun canlandırılmış hayal gücünün, en yaygın biçimde, düzenli sayılar içinde oluşturulmuş bir dil olduğudur.’’ Blair, yalnızca bir ek içinde, – şiiri tanımlamanın şimdiye dek olağan modu olan – okur üzerinde etki yaratmak için bir cümle ekler: ‘’Şairin birincil amacı zevk vermek ve okuyanı bir yerden bir yere taşımaktır ve bundan dolayı şair hayal gücüne ve tutkulara hitap eder.’’

‘’Tanımın gerçekliği ve doğruluğu’’ için, Blair, şiirin varsayımsal kökenine ve gezginler tarafından Kuzey Amerika Yerlileri gibi ilkel halklar arasında hala geçerli olarak tanımlanan şiir türüne başvurur, Şöyle ki : Şiirin lirik formlarını, eğitimsiz insanlarda bulunduğu iddia edilen hayal gücünün ya da tutkunun kaba taşkınlıkları olarak ifade eder çünkü ona göre ilkel şairlerin dili ‘’konuşmanın cesur figürlerinin kullanımı’’ ile karakterize edilen sözcüklerden oluşur. İlksel şairde sanat ‘’tutkunun ahenginde en çok bulunan’’ düzende görünecektir ve nesneler ‘’gerçekte oldukları gibi’’ değil, ‘’tutkunun onları bize gösterdiği gibi’’ betimlenecektir. Aynı tutkulu dürtü ‘’belirli bir ezgiyi ya da duygulara uyan ses modülasyonunu hatırlatır; bu şekilde hem şiirde ölçü hem de müzik sanatı ortaya çıkar.

Blair şiirsel ifade konusundaki yorumlarında Wordsworth ile paralellik gösterir. İkisinde de ‘’Herhangi bir kavram ya da duygunun ölçü ve uyak ile doğal ve uygun olan ifadesi her ne ise düzyazıdaki doğal ve uygun ifadesi de odur.’’ Modern şiir, düzyazı dilinin standardını yalnızca ‘’modernlerin zevki, sanatın ölçülü süslerini, doğanın gerçek basitliğine tercih etmelerine yol açan bir titizlik derecesinde rafineleşmiş olduğu için’’ bozar. Özellikle iki önemli sayıda, Sorgulayan, Blair’den daha kararlı bir tutum takınır. İlk olarak, alternatifler ya da tamamlayıcılar olarak eleştiri kuramlarının temel taşları olan şiir tanımı modlarını dikkate alır ve bunları koşulsuz olarak reddeder. Görüşlerini ‘’Aristo, şiirinin esasını taklitten oluşan bir şey haline getirmiştir’’ şeklinde ifade eder ve bu doktrine yapışan modern edebiyatçılar olarak Vossius, Batteux ve Trapp’ten alıntı yapar.

İkinci olarak, Blair’in şiir ve düzyazı arasında yaptığı ayırımı reddeder ve bunun yerine kaderi hem şiir kuramında hem de genel dil kuramında öne çıkan bir rol oynamak olan rasyonel ve duygusal dil arasında bir antitezi ortaya koyar.

Şiir ve düzyazı terimleri birbirlerine doğru olmayan bir biçimde karşıt olmuşlardır. Şiir, uygun biçimde söylenilecek olursa, düzyazının karşıtıdır ve şiir hayal gücü, tutku ve duygunun dilini, felsefe ise aklın dilini konuştuğu için bu iki terim birbirine karşıt olarak kabul edilmelidirler ve yazı, şiir ve düzyazı olarak değil, şiir ve felsefe olarak ikiye ayrılmalıdır.

Wordsworth’ün 1800 tarihli Önsöz’ünün içeriğinin büyük bir kısmının izini sürdüğümüz fikirlerden türemiş olduğu açıktır -Wordsworth bu olgunlaşmamış spekülasyonları on sekizinci yüzyılda kendisinden önce gelenlerden çok daha ince, anlaşılır ve felsefi bir eleştirel yorum halinde genişletmiş olduğu halde- Ancak, Wordsworth’ün şiir kuramının aynı zamanda şair olarak kendi uygulamaları ve yazma eylemindeki kendi süreçleri ile ilgili iç görüleri üzerine kurulu olduğu da aynı şekilde açıktır. Ve yalnızca Wordworth’ün kuramı değil, romantik poetika da genel olarak, esas görevi gördüğü özel şiir karakterinin dikkate değer bir kısmında, kendi karakteristik özelliğini elbette almıştır. Dışavurumcu şiir kuramının köklerinin bu incelemesi , eğer soruyu bu kuramın çağdaş şiir pratiği ile ilgili olduğu biçimde sormazsak, tam olarak anlaşılamayacaktır.

Dolaşıyordum, yalnız, bir bulut gibi
 
Dolaşıyordum, yalnız, bir bulut gibi 
Vadilerin, tepelerin üzerinde yüzen 
Birdenbire kalabalık bir küme 
Gördüm altın nergislerden 
Göl boyunca, ağaçların altında 
On binlercesi esen meltemde dans eden 
Devamlı parlayan yıldızlar gibi 
Parlayan ve göz kırpan Samanyolu’nda 
Bitmeyen bir çizgi içinde uzanan 
Küçük bir körfezin kenarında 
On bin tane gördüm bir bakışta 
Neşe içinde bir dansla silkinen 
Dans ediyordu yanlarındaki dalgalar, ama onlar 
Sönük bırakıyorlardı köpüren dalgaları parlaklıkta 
Ne yapabilirdi bir şair mutlu olmaktan başka 
Onların bu şen dostluğuyla 
Baktım, baktım ve çok az düşündüm 
Nasıl bir zenginlik sunduklarını bana 
Çünkü çoğu zaman divana uzanıp yattığımda 
İşsiz ya da dalgın bir ruhla o anda 
Parlarlar birden o içteki gözde 
Yalnızlığın mutluluğu olan yerde 
Ve sonra zevkle dolar hemen kalbim 
Ve dans eder bu nergislerle

W. Wordsworth 

İlk kez 1807 yılında yayınlanan bu ölümsüz küçük şiir, William Wordsworth’un kız kardeşi Dorothy’ye çok şey borçludur. 1802’de, Wordsworth şiiri yazmadan iki yıl önce, Dorothy, 15 Nisan 1802 tarihli defterine şunları kaydeder:

‘’Gowbarrow arazisinin ilerisindeki koruluklardayken suyun kıyısına yakın bir yerde birkaç nergis gördük. Bu küçük koloninin tohumların göl suları ile kıyıya sürüklenerek topraktan bitmesi ile oluştuğunu düşündük. Ama orada dolaştıkça çok daha fazla nergis olduğunu ve bu çiçeklerin ağaç kümelerinin altına kadar devam ettiklerini gördük, kıyı boyunca nergislerden oluşan uzun bir kuşak vardı, paralı bir taşra geçidi genişliğinde bir kuşak… Hiç bu kadar güzel nergisler görmemiştim, oraya yorgunların dinlenmesi için konmuş bir yastık üzerindeymişçesine yosunlu taşların arasında büyümüşlerdi, diğerleri silkiniyor, dönüyor, dans ediyor, gölün ve kendilerinin üzerinde esen rüzgarla kahkahalar atıyorlardı. O kadar neşeliydiler ki, sürekli pırıldayan, sürekli değişen rüzgar gölün üzerinden onlara doğru esiyordu. Şurada burada küçük bir düğüm, birkaç metre yukarıda avare birkaç tane daha, ama o kadar azlardı ki işlek bir yolun basitliğini, birliğini ve canlılığını bozmuyorlardı. Tekrar ve tekrar durduk.’’

Dorothy Wordsworth’un Günlükleri, 2. Baskı, Mary Wooman 1971, 109.

Çeviri: Ayşe Ateşoğlu