Sevgili Bayan Arendt!

Hemen bu akşam size gelmeli ve kalbinize hitap etmeliyim.

İşte felsefede ilk okunan hâli ile başlayan Heidegger’ in özgürlüğünü kısıyordu düşüncesine ket vuran aşk. “Varlık ve Zaman” adlı yapıtı üzerine çalıştığı sıralardı. Üniversitedeki birinci dönemin ilk dersinde sınıftan çıkmak üzereyken gözlerini ondan kaçıran bir genç kız gördü. Ertesi günü onu merakla bekledi. Uzun yılları bağımlı yapan kara bir zindana düşürdü onu kızın siyah gözleri.

İmkansızlığın yoğunlaştığı ilişki, mektupların uç uca ürkek kıvrılmalarıyla başlayacaktı ve gönderilecek her söz yoklamasız asker kaçağı sanında sahibini zamansız bekleyecekti. Hannah “Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir.” diyecek ve evli olduğunu bildiği hâlde dönemin ünlü felsefecisi Heidegger ile uçsuz kalemlerin okşanmak için çırpındığı denizlerde çalkantıya kapılmak isteyecekti. Heidegger ise hem aşkından hem eşinden vazgeçmeyecekti.

Ancak Martin, her defasında kızıl sicimli sözlerle Hannah’ı kendisinden uzak tutmaya da çalışacaktı.

Bir defasında Hannah; ‘Gitmek istiyorum.” derken kalbinin aklına çelme taktığı yasak duvarları unutuyor ve diliyle içerideki ruhunu inkar ediyormuşa benziyordu. Martin’ den beklediği olgun adam tavrını kendi lehinde kullanmak ister gibi ondan ret cevabının geleceğini umuyordu. Oysa hiç de beklediği gibi olmamıştı. Martin: “Nasıl istersen Hannah” diyordu.

Uzlaşılmayan gizemler her zaman ayrık otu gibi görünse de hep kaçış planları altında gözlerini uçurumdan yuvarlar, onun gözlerine bakabilmek de böylesine garip bir mülkiyetti ki böyle bir durumda ‘gözeriyle baş başa kalma’ cesaretini taşıyamazsınız, çekip gidersiniz.

Belki Hannah da böyle düşünüyordu kim bilir. “Neyse, olanları olmaları gerektiğinden daha zor kılmayalım. Marburg’ u terk edişimin tek sebebi sendin.” derken, o ince kıvrımlarından kaç kez intihar etme zikrinden dönüp beynini kemiren seslerin acıtışını uzatmak istemiyor gibiydi. Ve Martin’ e gelince o iyi bir filozoftu ama kadın ruhunu satın alan total yanı ile duygularında bile Nazi askerini oynuyordu sanki. Bazen otoriter bazen diktatör bazen de sevgililerine kült bir aşıktı.

Hannah hiçbir zaman Alman olmadı, her ne kadar Martin’in karısı Elfride ondan bahsederken “ O Alman kız” yakıştırması ile muhataplık kursa da ikinci bir Yahudi kızı olarak da kalamazdı. “Sürgün bir kız, gurbetçi bir kız” sıfatlarını daha samimi mi buluyordu yoksa bir sığınma olarak mı görüyordu bilinmez; ama onun öldükçe yaşadıklarını artıran bir kız olduğunu anlıyoruz. Martin’ e gönderdiği son mektuplardan birinde bunu bize de göndermeyi hazırladığı mesaj olarak alabiliriz: “Ben kendimi hiçbir zaman bir Alman kadını olarak hissetmedim, Yahudi bir kadın olarak hissetmeyi de uzun zaman önce bıraktım. Kendimi şimdi olduğum şey olarak hissediyorum; gurbetten gelen bir kız.”

Hannah; kim olduğuna dair gölgeleri olan bir kadındı ve bu gölgeler ardı sustuklarına dökülüyor, her ölüm yaşadıklarını artırıyordu onun.

Bir aşığın imkansız ilişkisi üzerinde birçok git-gelleri olur, bazen göz göze gelir bazen gelemez; bazen yakınlaşır bazen de ani uzaklaşmalar içinde bulur kendini. Çünkü her defasında toplumdan birinin elleri girer iki doku arasına. Katmanlı dokulardır bu örgünlük ve her alt tabakanın hiyerarşik görüntüsü vardır bu griftlikte ama dokular birbirinden ayrılamaz, ne kadar çatışma yaşansa da özgülü hep sek bırakır. Seküler toplumun içinde de vardır bu dürtüsel algı; bilahare dilsiz değilsinizdir yine de adil olmak istediğinizde Martin iyi bir hoca, iyi bir felsefeci, iyi bir lider – ki kadınlar bir “sevi’ şimalindeyken adil bir aşık olmayı başaramayan sevgiliydi. Evet sevgili, Martin’ di aslında.

Hannah ise göç edebilen ve göze aldığı serüvensel hikayesinde kadın olarak tek başına, sevgisine zincirlenen sadakatini bavullayıp fersah aldırabilen göçmen ruhlu kadın.

Yazar : Ayşe Dağlıoğlu
Çizer : İpek Keylansoy