Rüyamdan Uyanıp Bir Şehre Vardım

(Babası Yakup) “Yavrucuğum, rüyanı kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (Kur’an, Yusuf; 5)

(Rüya tabircileri) Dediler ki: “Rüya dediğin karmakarışık hayallerdir. Biz ise böyle karışık hayallerin yorumunu bilemeyiz.” (Kur’an, Yusuf; 44)

“Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Dünyada servet sahibi olmak rüyada define bulmaya benzer. Dünya malı nesilden nesle aktarılır ama hep dünyada kalır.” (Mesnevi’den)

– Beni şimdiki zamandan alıp mişli bir geçmiş zamana götüren o trenden indikten sonra başımdan geçenlere dair bilmediğim bir zamanda söylenmiş küçük bir destandan aklımda kalanları anlatmak istiyorum.

Bu bir rüyadır ve eğer rüyayı gördüğüm sırada onun bir rüya olduğunu biliyorsam bu, tarihtir. Tarih ise birbiriyle alakalı ya da ilgisiz saçma yahut anlamlı sayısız irili ufaklı parçadan oluşan çerçevesiz ve giderek büyüyen bir tabloya baktıktan sonra aklımızda kalan renkleri ve şekilleri aklımızda kaldığı kadarıyla ama çoğu zaman öyle olduğundan emin olarak çerçeveli bir tabloya elimizdeki fırçanın yettiğince çizip boyamaktır. Tıpkı rüyalarımızdaki gibi; uyanır uyanmaz karşımıza çıkan ilk tanıdığa anlattığımız rüyalar…

– Önce trenden indim. Büyük garın önüne yerleştirilmiş dev bir şehir haritasının yanında sigaramı yakacak uygun bir an kolluyordum. Büyük garın önü şehirden ayrılmak için içeriye girmekte olanların telaşlı aceleciliğiyle ve şehre henüz gelmiş ötekilerin meraklı kararsızlığıyla doluydu. Bana dokunmadan önümden ve arkamdan, sağımdan ve solumdan, üzerimden, kimi zamansa tam içimden geçip giden bu uğultulu kalabalığın (orta yerinde demek gelir hep içimden) bir kenarında sigaramı yaktım; hem de tek seferde! Ve bu küçük zaferimi dağıtmak istercesine zihnimi sarıp işgal eden isimsiz bir duygunun çöküntüsünü hissettim üzerimde.

Bu kaybolmaktır ve şehirde nasıl gidileceğini bildiğiniz tanıdık bir adres yoksa, yani her yol gidilebilirse yahut nereye gideceğinizi bilmiyorsanız kaybolmuşsunuz demektir. Bu durumda hangi yoldan gittiğinizin hiçbir önemi yoktur. Oysa yol oldukça mühimdir ve her yol Roma’ya çıkar; çünkü Roma bir şehirdir tıpkı Paris gibi. Öyleyse yol bir şehre gider, bir şehirden diğerine; arada kalan boşluklar hanlarla, baharat kokuları ve ipek tüccarlarıyla doludur; kimi zaman uzak Asyalı kimi zaman Farisi ipek tüccarlarıyla. Onlar ki nereye gideceklerini ve hanların yerlerini bilirler ve hep bir yol üzerinde giderler. Çünkü onlar asıl nereden geldiklerini bilirler; zira geldiğiniz yer gideceğiniz yere tuttuğunuz bir aynaya benzer; geriye dönüp bakmadığınız sürece geldiğiniz yerde nasıl durduğunuzu göremez, yoldan çıkar, gideceğiniz şehri şaşırırsınız ve ilahî bir ses ‘‘Sakın dönüp de arkasına bakmasın!’’ demedikçe bu hep böyledir.

– Ağzımdan çıkan sigara dumanlarıyla flulaşan sokak adları arasından zorlukla seçebildiğim bir noktaya doğru yürümeye başladım. Güzelliğin evrensel bir tanımı var mıdır, varsa nedir bilmiyorum ama bir an duraksadım ve onun karşısındakine anlatacağını anlatırken yüzünün aldığı ifadeyi, el ve kol hareketlerinin ahengini seyre daldım ve istemsiz bir şekilde ‘‘Güzel!’’ dedim, ‘‘Çok güzel!’’

Bu hayranlıktır; ilk önce bir ışık vurur yüzüne, gördüğün şeyde kendinden bir şeyler buldum sanırsın; bulursun da bazen biraz, bazen de çokça bulursun. Bu aynadır, ayna anadır, ruhunun iplerini eğiren bir babadır, usul-usul diz çöker bütün dikenleri saçlarının, tüyleri kollarının; bu sıcak bir dokunuştur, yüreğin yumuşamasıdır bu. Sonra sorarsın; bu zamana dek yüreğim mi taştandı yoksa ölüyorum da ondan mı her şey güzel bir yere, güzel gözlerle, güzel bir yerden son kez bakıyormuşum hissi veriyor. Bir cevap bulamazsın tabi; çünkü sarhoşsundur, güneyde bir yerde dalından yeni koparılmış bir limonsundur, kolonyasındır sonra o limonun çiçeklerinden damıtılmış; havai bir neşeyle kararsız bir yer çekimi ve gök boşluğu arasında bir çiçekten diğerine konan, her mevsimi bahar sanan, sarısı çok sarı gezgin bir arısındır. Ama meğer güzmüş mevsimlerden, zaten çiçekler de bal yapmak için değil koklamak içinmiş; bir çiçekçi demiş, eskilerden.

– Sonra sabah oldu; gitmişti çoktan. Geride bıraktığı kırışık çarşaf boşluğu soğuk ve kurumuştu. Geriye başka ne kalmıştı? Fransız bir parfüm kokusu, saç telleri; üç tane, siyah ve kelebekli bir saç tokası, birkaç rujlu izmarit ve kurşun bir kalem. Saçları kumralmış meğer; siyah sanmıştım oysa ben, gece gibi karanlık sanmıştım. Başka ne sanmıştım ben? Sanmıştım ki sabah ondan önce uyanırım, dolaptaki son yumurtalarla ince bir krep yaparım yakmadan; kahve de zaten hazır olmuş olur onlar pişene kadar. Saçları kumralmış meğer, oysa ben siyah sanmıştım; sonra bir de sanmıştım ki o an olma gereği ve çabası, her şeyi olacağına vardırma isteğimin önüne geçmemiştir; geçmiş! Odanın kapısını açıp sağa sola bakındım, kimse yoktu. Sonra aradığı şeyi baktığı yerde bulamayan bir kaybeden telaşıyla kapıyı kapayıp sırtımı yasladım. Dağınık bir yatak, dolapta yumurtalar ve bazı başka şeyler vardı ve artık bazı başka şeyler yoktu.

Bu bir hayal kırıklığıdır. (Battaniyeler getirin, bırakın battaniyeleri, yorganlar getirin, atın sonra onları da bir kenara, alın üstümden ne varsa sarıp sarmalandığım, sarın beni kucak kucak sarın, sonra kuyulara atın ve bırakın gidin, bir ses geliyor duyamıyorum. Beni kuyulardan çıkartın, rüzgar uğultularını çatal bıçak seslerini kadeh tokuşturmalarını da yanınızda götürün, giderken içimde bir şiddetin ağırlığı var birkaç damla yaş var gözümde, iskambil kâğıtlarından yapılmış saraylarda derin bir nefes aldım, yıkıldı içi boş çıkan ceviz kabuğunun çünkü ceviz avucumun içiyle avucumun en çekiç yeriyle içimde taşıdığım o bütün şiddetle vurdum ve kırıldı) Neydi seni hayal kadar uzak ve dokunulmazken saç tellerim kadar yakın ve kırılgan yapan? Yakın ve hem de uzak, dokunulamadığı için kırılan perdeyi aralayamadığından önünde bekliyor her şeyini almış gelmiş; perdeyi aralamış ve beklediğini bulamamış. Öyleyse hayal kırıklığı beklenti yüklü bir durak, giderken ardına dönmeyen bir bakış, eksiklerin fazla geldiği ve fazlalıkların eksilttiği o yer.

– Güneş battı ve batışın üzerinden hayli zaman aktı; artık adını bildiğim ve beni nereye çıkaracağını kestirdiğim bir sokaktayım. Kilisenin gece yarısı çanı çalıyor ve öte yanda doyumsuz arzularla dolu bir karnaval leş kokan salonlardan dışarı taşıyor; bu taşkınlıksa beni olanca hızı ve soğukluğuyla akan nehrin kenarına atıyor. Nehrin üzerinde irili ufaklı köprüler, sokak lambaları, banklar ve ağaçlar… Sigaramı yakıp köprülerden birinin üzerine çıkıyorum; şimdiki zamanın ağırlığı ve aceleciliğiyle hırpalandım, geçmişi hiç düşünmemek gerekiyordu; üzeri toz ve toprakla örtülmüştü ve gelecek zaten geliyordu; bir serin sularla paklanma isteği, bir kendini bırakma dürtüsü… ‘‘Sigaran var mı?’’ diye soruyor yaklaşan ses, hâli hazır bir ılıklık, kanı kaynayan bir beden, bir çift dudak, beyaz ve narin bir ten, davetkâr bir eda ve az evvelki taşkınlıktan kopup gelen adımlarıyla. ‘‘Evet, olması lazım.’’ Cevap veriyorum az evvel içimden geçenleri anladı mı acaba tedirginliğiyle. Arkamı dönüp sigarayı uzatırken gözlerine düşüyorum; mavi ve serin. Sonra da fark ediyorum; anlamamış, fakat anladığı başka şeyler olduğu muhakkak.

– Bu yalnızlıktır, büyük bir boşluğu andırır ilk bakışta; her şey olmaya ve pek çok şeyle dolmaya müsait koca bir boşluk. O boşluğun içinden Tanrı insana elini uzattı ve o ele uzandığı yerinden ikiye ayrıldı insan; bu yarılma onu bastığı topraktan ve soluduğu havadan da ayıracaktı. Ruhum ve gözlerim, aklım ve bedenim… Bir tarafta sarı çiçekle konuşurken öteki tarafta ağaçları kökünden söken elleriyle ikiye bölünmüşlüğünü toplamaya çalıştı bir süre insan. Yaratıcısına dokunamadığı her yerde bölünüyordu, derleyip toparlayamıyor; bir şekilde sökülüyordu. Yokluklar yokluklarla yan yana gelebilirse bir şeyler var edebilir sandım; bir derdim var toplanın ey insanlar, o koca boşluğu doldurun! Sizi siz yapan, annenizden ayıran, aynanın karşısında duraklatan her ne varsa getirin; getirdiklerinizle karacağınız harçlardan kerpiç tuğlalar kesin ve onlarla sarsılmaz sanacağınız oturaklar yapın; sonra da üzerlerine oturup bekleyin söyleyeceklerimi. Dilinin ucuna gelen her ne varsa haykırdı eline geçirdiği bir büyük şişenin içine. Ağzını kapayıp da olanca gücüyle o içine düştüğü koca boşluğu dolduran insan denizine fırlatınca şişeyi, öleceğim sandı; kendisinden geriye başka hiçbir şey kalmaz sandı. Fakat kimse ölmedi, herhangi bir doğum da gerçekleşmedi: Şişe içindeki kelimelerle açık denizde salınıyordu; kelimeler denize, deniz kelimelere değmiyordu.

– Evine dönen bir sarhoşun elinde kalan boş şişeyi yola fırlattıktan sonra kırılan camların sağa sola savrulurken çıkarttığı sesle uyandım; ama gözlerimi açmadım. İnsan ölünce dünyaya gözlerini yumar ve herkes bilir ki gözlerini kapayan insan kör olmaz, yalnızca başka bir yere bakar ama orada ne görür şu an hatırlayamıyorum. Neden sonra gözlerimi açtığımda çırılçıplaktım, henüz gün doğmamıştı ve bana sırtını dönmüş başka bir çıplak beden daha vardı yan tarafımda; bunu görünce çıplaklığım biraz daha arttı: Üzerimden köprüler geçti, köprülerin üzerinden geçtim ve isli havasını çektim içime yanımda bir ölü gibi duran bu bedenin. Sonra bütün çıplaklığımla kendimi sokağa attım, ayaklarımı kesen cam kırıklarına aldırmadım; koştum, aştığım köprüleri gerisin geri yürüdüm, kiliselerden geçip kalabalıklara, kalabalıkları atlayıp meydanlara koştum. Bir sokak lambasının altına gelince gözlerim kamaştı ve yere düştüm; kanayan ayaklarımın üzerine daha fazla basamıyordum. Tepemde yanan ışık herkese beni işaret ediyordu ama kimse sormadı, çıplaklığımı gören olmadı. Yağmur henüz başlamıştı ki omzuma dokunan bir elin sıcaklığıyla sersemledim; sıcak olduğu kadar yumuşak ve narindi de bu el; yerden kaldırmak için elini bana doğru uzattığında anlamıştım bunu.

– Bu pişmanlıktır çünkü artık bir şeyler geçmiş, geç kalınmıştır. Rüya ile gerçeğin, uyku ile uyanıklığın nerede başlayıp nerede bittiği anlaşılamıyordur artık. Ucunu yakalayabildiğimiz ilk yerde rüyayı gerçekten, uykuyu uyanıklıktan ayırdık. İçimizde hep bir şüphe, hep bir keder ve burukluk kaldı ama yapacak bir şey yoktu; yaşam hızla akıyor ve yetişilmesi gerekiyordu. O gece beni oradan kaldırdıktan sonra üzerime gece mavisi şalını örttü ve koluma girip beni evine götürdü; yıkayıp pakladı, yaralarımı sardı. Duvarlar tablolarla, yerler halı ve biblolarla doluydu; bibloların etrafında mumlar, mumların yanında kadehler sıralanmıştı. Belki bir sanatkâr, belki de hikayeler toplayan bir antikacı ama ne olursa olsun çok güzel. Tabloları geçtik, mumları, kadehleri ve bibloları da geçtik; ellerini kesen kadınları ve rüyaları geçtik ve zindanlara girip zindanlardan geçtik ve en sonunda içinde geniş ve oval bir yatak olan yine geniş bir odaya girdik. Odanın bir ucundaki koltuğa oturdum -ey iki kişiyle beraber olan üçüncü; içimdeki ses neredesin!- bir sigara uzattı, alıp yaktım. O da az ötedeki yatağın zerine oturdu; dalgın dalgın baktım bir süre. Üzerindekileri çıkartıyordu; bir yanda kıyafetlerini soyunurken öte yanda bedenini giyiniyordu. Açık pencereden esen rüzgâr perdeleri havalandırdı; sabah rüzgarıydı bu ve gün doğuyordu usulca. Yatakla arasına giren perde dikkatimi dağıtmıştı. Gözlerimi odanın içinde gezdirmeye başladım; biraz okunup komodinin üzerine bırakılmış bir kitap, kitaplarının yanında öylece duran kirli bir bardak, odanın hemen girişindeki eprimiş paspas, önümde duran sehpanın üzerindeki mumluktan bozma küllük ve odanın içini kaplayan mavi sigara dumanı. Sonra başımı kaldırıp duvara asılı halde duran resme baktım. Trenin beni indirdiği büyük gardı, şehre geldiğim ilk gündü, her şeyin başladığı yerdi bu. Sonra mavi dumanların arasından onun büyülü sesini duydum; ‘‘Gel.’’ dedi. Yatağın üzerine uzanmış bana bakıyordu. Yavaşça ayağa kalktım ve bir iki adım attım. (Yavaşça ayağa kalkın ve bir iki adım atın.) Beni çağıran gözlerinin içine baktım; güzeldi. (Sizi çağıran gözlerinin içine bakın; güzel olsun.) Başım döndü, üşüdüm, sendeledim; soğuk bir ter bastı bedenimi. (Başınız dönsün, üşüyün, sendeleyin; soğuk bir ter bassın bedeninizi.) Sonra kendimi tutamayıp kustum üzerine. (Sonra kendinizi tutamayıp kusun üzerine.)

– Geçmiş olsun.

Yazar: Muhammed Topal
Çizer: İpek Keylansoy