Renkli Battaniye

“İstediğim, denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini…

İrili ufaklı, kirli duvarlı, küçük pencereli evleri uzayıp giden, ‘Ah! Şu zamanada bir görseydin karşı tepelerden buraları, kim bilir ne kadar severdin?’ diye sohbetlerde yer eden, sevgiye susayışı artan, yazılan, resmedilen, mavi gözlü uzak şehirde, şehrin ortalarında bir sokakta, sokağın yokuş yolunun sonunda, beş altı katlı bir evin orta katlarından yüksekteki olanında, bir adam vardı:

Yalnız, bitkin, suskundu. Kabulleniyordu bunları. Eskiden olsa, bir an bile durmaz; itiraz ederdi bilmem kaç bin benliğinden birine: “ Olur mu hiç? Yalnız olur muyum ben hiç? Onlarca arkadaşım, sevdiğim var benim” diye diretirdi. Ama (Ne vakittir kimle konuşsa dilinden eksik olmazdı ‘ama’ sözcüğü. Sevdiğinden değil, daha iyisini bulamadığındandı.) böyle cümleleri ne kurmak istiyordu artık, ne de bunlara inanıyordu. Çok önceleri bir yerde okuduğu, altını çizdiği, düşündüğü bir cümleyi yazmış, başucuna yapıştırmıştı:

“Mezarda nasıl yalnız yatacaksam, kendi içimde de öyle yalnız yaşarım.” Yalnızlık üşüşünce usuna, dönüp bu cümleyi tekrar tekrar okuyordu. (peş peşe yakılan sigaralar gibi)

Şimdi
Güneş batıyor, alacakaranlığa çalıyordu odası. Işığı açmamıştı. Odaya, yaz gecelerinde pencere kenarında sigarasının dumanını püfürürken, çevresinde sineklerin, böceklerin, pervanelerin dönüşünü izlediği sokak lambasının ışığı vuruyordu.

Yükselirken uğultusu kulaklarında sessizliğin, zorlukla doğruldu yatağından. Kaburga kemikleri çıtırdarken inledi. Yürüyebileceğine inanmıyormuş gibi basınca ayağını yere, zeminin serinliği ayaklarına işleyince, yeni bir şey bulmuş gibi şaşırdı. Boş verdi sonra, pencereye doğru yürüdü.

Çocukluğunda yorulmadan kilometreleri aşan bacakları, son günlerde, evde, odalar arası yolculuklarda zorlanıyordu. “Vücudum ikiye ayrılmış gibi” diye söyleniyordu: Bacaklar ve diğerleri. Bacaklarını üç buçuk kuruş parayla tutulmuş hamallara benzetiyordu. Gözlerini kapatıp, kendi vücudunun üst kısmını sırtına vurup, yokuş yukarı çıkmaya çalışan, sadece bacaklardan ibaret olan bir hamalın hayalini canlandırmaya çalışıyordu.

Ve
Hastaydı birkaç gündür. ‘Geçer’ demişlerdi, yarım ağızla ‘geçmiş olsun’ dedikten sonra. Ama iyileşmeyi de istemiyordu ki hiç, ne gerek vardı ki? Buzdolabında bulduğu birkaç abur cuburla sabah ve akşamları karnını doyuruyor, tüm saatlerini renkli battaniyesinin altında geçiriyordu.

Bitimsiz bir biçimde
Renkli battaniye, diye mırıldanıyordu, güzel bir şiiri okur gibi, bilgeliğin sırlarını fısıldar gibi. Bu battaniyeyi alalı beri annesi ona, ne vakit üzüntülü, keyifsiz, hasta olsa battaniyesinin altına girer; etrafını seyrederken, renklerini gökkuşağından alan battaniyesinin altında, kendisini annesinin kucağında hissederdi. Tenini ısıtan battaniyenin sıcaklığında, renkler eşliğinde, hayallere dalardı, kızıl saçlı bir kızın peşinden kırmızılar ülkesine yolculuğa çıkardı; maviler ülkesinde zalim kralla savaşır, tüm köleleri serbest bırakırdı; sarıların sokağında herkesi kendine hayran eder; yeşil sinemasında bir anda ortadan kaybolurdu.

Şimdi
Hasta olalı beri, renkli battaniyesini üzerinden indirmiyordu. Parça parça uyuyor; bir kabus, bir sancıyla uyanıyor, battaniyesine sarılıyordu. Hatırasıydı annesinin bu battaniye, sarılıp da aşığım anne, yalnızım anne, hastayım anne diyemediği, erken ölen annesinin.

En az bedeni kadar yorgun olan zihni durmadan çalışıyordu. Eskiden, çocukluğunda, kadının biri derdi komşulardan: “Neyi düşünüyorsun bu kadar çocuk? Beynin sulanacak senin valla. Bak, benim teyzemin bir komşusunun çocuğu… Otururmuş, saatlerce düşünür… Şimdi bütün ailesi perişan… Oğlum, valla öyle ol… Yazık sana…”

Gidip geliyordu ya çocukluğuna ya ilk gençlik yıllarına ya da ya ilk ya son sevilenin yanına. Gözünün önünde yüzlerce yüz beliyordu, kayboluyorlardı sonra, sıra sıra: Eski (nerde, ne halde oldukları, en son nasıl ayrılındığı bilinmeyen) arkadaşlar, akrabalar, komşular… Konuşuyorlardı tek tek. Hepsinin birkaç sözü vardı, ona söyleyecek: Kızgın, kırgın, üzgünce. Derken, karşılık beklemeden çekip gidiyorlardı.

Bir ara
Çok önceleri izlediği bir film gelivermişti usuna: İşten yorgun argın döndüğü günlerin birinde, ağzında yemek niyetine bir şeyler gevelerken izlemişti. Bir sonraki sahnede ne olacağı belli olanlardandı film. Kahramanlar kendilerini karşılarındakilere anlatamamanın, ‘aslında ben çok iyi bir insanımdır’ı kanıtlayamama’nın ümitsizliği içinde debelenirken, kalkmış öylesine bir kağıda, kime olduğunu bilmeden (herkese olduğundandır belki de?) : “İç dünyanın derinliği ile ağızdan çıkan söz arasındaki uçurum hep acı vermiştir bana. Anlatmak istediklerimle anlatabildiklerim arasındaki fark her zaman düş kırıklığına uğratmıştır beni. İnan, çok şey anlatmak isterdim sana ama yetmiyor kelimelerim…” diye yazmış, ‘acaba yetirebilenler var mı?’ diye düşünmüştü sonra. Bunları sebepsiz yere ayrıldığı sevgililerine, uzaklaştığı sevdiklerine ve sevilmeyi beklediklerine anlatması gerektiğine karar verdiğinde, çok geç kalındığının farkındalığına da varmıştı elbet. (Bundan sonrakilere böyle davranırım, bunları anlatırım deme tesellisini içinde bulmak mutluluğu getirir miydi? Mutluluk neydi, bilen var mıydı? Birisi çıkıp söyleseydi ya, herkes mutlu olsaydı ya, olmaz mıydı? O çok bilen bilim adamları, öldürmeyip süründüren bu hastalığın aşısını bulsalardı ya. Öyle ki devlet bu aşıya yüzde yetmiş iki buçuk vergi koysaydı da yine razı olunsaydı.)

Bir gün
Yorulmuştu (hayatından). Herkesin siyah paltolarıyla işe geldiği (inadına giymiyorlardı sanki renkli palto, anlaşmışlardı sanki önceden ona karşı bütün herkes) yüksek, ayazlı bir tepenin başında kurulmuş gibi duran o binadan kaçmak istemişti. İstemediği halde, gün boyunca, değil perdenin kapanması oyun bir daha hiç oynanmamak üzere sahneden kaldırıldı, sandıklara tıkıldı, üzerlerine büyükannelerden kalma na alinler konuldu, kilitler takıldı, sandıklar kırk yedi kapılı mahzenlere taşındı, mahzenlerin üzerine kırk yedişer katlı gökdelenler yapıldı, demek istemesine rağmen, siyahmaviyeşilkahveringi gözlere bakarak, dikkatle seçerek kelimeleri (çabuk ve kolay anlasınlar, çekip gitsinler diye) anlatmıştı, anlatmış, anlat…

Dinlemişti karşısına geçip, gülümseyerek ona karşılık verenleri. Bazı söylenenleri yanlış bulmuştu, ama itiraz etmeyi bırak, tek bir sözcük dahi etmemişti (Kafasını sallamıştı yalnızca, yeni sözcükler yeni konuşmaları doğurabilirdi, bu ise hiç istemediğiydi.) Evine girip, karanlıkta birkaç uzun dakika geçirdikten sonra, kurtulabilmişti bu duygudan ancak.

Şimdi
Renkli battaniyesinin altında terliyordu. Elinin tersiyle sildikçe alnını, ter damlacıkları inat eder gibi yeniden ortaya çıkıyorlardı. Terledikçe çocukluğunun sıcak bir gününde saatlerce oynayıp, terden sırılsıklam ettiği elbiselerini değiştirirken annesi, onunla ettiği birkaç cümlenin usuna sökün etmesini izliyordu:

“Anne hayal etmek ne demek?” diye sormuştu. Annesi gülümsemiş, bir iki kirpiklerini açmış kapamış: “Onu da nereden duydun küçük bey?” diye sormuştu. “Halil söyledi oyun oynarken. Hadi şimdi herkes gözlerini kapatsın, hayal etsin, kanatlarımız olacak, uzaklara doğru uçacağız, aynı Ali abinin kuşları gibi” dedi. Annesi: “Seninle bir gün deniz kenarına gitmiştik, hatırladın mı? Sen orda denizdeki koca koca gemileri göstermiş ‘bak anne büyüyünce bunlardan bir tane alacağım’ demiştin ya. İşte o da hayal etmek diye sözünü bitirmişti.” Ama “Hayal edince o hayal ettiklerimiz bizim olsun, benim olsun dediklerimiz gerçek olur mu?” Sorusu o gün ne usuna gelivermişti ne de dilinin ucuna.

Sonra
Dalıvermiş, uyumuştu.

Şimdi
Şehrin üstüne güneş doğmaya hazırlanıyordu yavaşça. Az önce uyanmış, pencere önüne kurulmuştu. ‘Hayatıma son vermek için ya da hayatıma devam etmek için bir sebep bulmalıyım.’ düşüncesini usundan geçiriyordu.

Sulanan gözleriyle ileriye, gökyüzü ile yeryüzünün birleştiği yere bakıyordu. O baktığı yerin ilerisinde, insanların koştura koştura yaklaştığı, birilerinin ‘ acele edin kalkıyor’ diye bağırdığı, üzerinde martıların dalgalı dalgalı uçtuğu, bir gün öncesi sevgilisinden yeni ayrılan bir adamdan çeyrek saat önce bir çiftin el ele
geldiği bir kıyıdan 5.45 vapuru kalkıyordu. ‘Daha benim de yetişeceğim, içinden martıları seyredeceğim 5.45 vapurları var.’ diyerek ‘Sarılabilinir mi hayata?’ sorusu dilinini ucunda, odada yankılanmayı bekliyordu.

Sonra
Derin bir nefes alıp, yatağına dönmüştü…

Mavi gözlü şehirde
Şehrin mavi gözünün içinde
Mavi gözün üstünde
Bir turuncu bacalı vapurun içinde
Adamın birinin – beyaz gömlekli, gömlek kolları katlı- vapurun korkuluklarına dirseklerini dayayıp
Elinde sigarası
İçine duman çekip, dert üflediğinde 
Böyle anlardan birinde – anların birleşiminde-

Bir rüya görüyordu. Eline bir ip vermişlerdi, kalınından. Demişlerdi ki: “ Bu ip, dünyanın ipi: Eğer bu ipi tutarsan, tutmaya devam edersen, dünya var olmaya, her sabah çocuklar doğmaya, uyanmaya, ağlamaya, gülmeye devam edecek ve sen de devam edeceksin hayatına. Ama tutmazsan, bırakıverirsen bu ipi, son verirsen hayatına; dünya da sona erecek, bitecek, her şey.”

Mavi gözlü şehirde 
Şehrin mavi gözünün içinde 
Mavi gözün üstünde 
Bir turuncu bacalı vapurun içinde
Adamın birinin çıldırmamak için saçmaladığı bir anda

Uyanıvermişti. Bakınmıştı etrafına bir ip bulabilme umuduyla. Ama yoktu, 
 renkli battaniyesinden başka tutunacak bir şeyi...

Yazar: Özcan Gönültaş
Çizim: İpek Keylansoy