Pavese ve 305 Numaralı Oda

/İtalyan yazar Pavese ve 305 numaralı oda her zamankinden daha çok uykusuzdu/

Odanın içine kıvrılıyordu; kapının üzerinde biriken kokularca salaş gözlüklerinin şarapla parsellendiği masalara bırakıldığına tanık ‘kırmızı mızraplı defter’. Masa her zamankinden daha kalabalıktı şimdi. Soluk soluğa içilen terk edilmiş masallar dökülmek istiyordu bu deftere.

Eşyalar… Eşyalar…

Suratına indirilmiş bir yığın yalnızlık çarpıp duruyor şimdi pencereye ve camlar açılıp kapanıyor masayı içine alan kırmızı yüzlü kadınlara.

Kadınlar… kadınlar ve eşyalar…

Bir türlü sığmıyorduk bavula, nasıl da bu denli katlanıp yeryüzünün en düzlüklerine ve en diplerine kadar varma arzusunun saplantılı dağınık duruşuna direnip.

Masaya doğru/ldu adam. Camlar daha hızlı çarpıyordu; şimdi ayaklarının ucuna takılıp onu düşürmeye iten mor dudaklı duvarların bakir tükenmişliğine çarpıyordu. Biraz daha işte…

Duvarlar… duvarlar… Belli ki çok kırılmış. İnce boyalarını andırıyor; ince ve üftade kadının beton dökülmüş saçlarındaki loş dalgalarla nereye sürükleyeceği bilinmez garip ‘dalgınlıklarının’ sert karanlıklara dalışı esnasında tökezleyip ama asla burkulmak istemeyen ince zarları bu oyunun ve kıvrımları elbette. Beton merdivenler, merdivenler…

Adam merdivenlerden gelmişti. Adamın sesini merdivenler çok iyi tanıyor olmalı. Çok uzaktan gelse bile adam, sesinde düşüp yine sesinde kalkabilmişti her merdiven başında, çılgın tüm korkulukları geride bırakıp ellerinin değmediği… Adam kararlıydı artık. Elleriyle yokladı masayı, masanın üzerindeki kağıtları… Kağıtları… Kağıtları…

Gözlüğünün camını silmeye ne gerek vardı artık? Camların ötesindeki aydınlık hep kirli bakmaz mıydı kolumuza taktığımız kalabalığın gözlerinden bize. Şarapların heyecanlı akışı bile doyurmadı, adamın gözlerindeki merdivenlerin yorgunluğunu. “İşin anlaşılmayan yanı, neden kendi başımıza içip düşüncelere dalamayışımız?” Dedi. Yine izin vermiyordu pencere önlerini süsleyen gölgeden sesler.

K(ara)rlıydı adam bu sefer. Bir ara bitecekti bir anda. Kararlarına aralık buldukça kilit takıyorlardı ki nasıl bunu da o bir ara yapabilecekti, kilidin takılamadığı tek nedene? O bir ara, aradığını buldu, o bir ara var ya…

“Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak 
       Sabahtan akşama dek, uykusuz” 

Onun gözlüğünü bulduklarında; uykusuna geceler kaçmış ve uzun merdiven çıkmış, yırtılmayı hak eden ötenazi defterler, kırmızı masallara binip pencerenin betonları arasında eşyaların kilitlediği kadınlar, duvarlara çarpa çarpa, isli camların uhrevi soğukluğu arasında çığlık atarak uzaklaşıyordu. Kesik bir turnuva kaldı boş tavandaki asılı bir çift gözde; “Bir boş söz, bir kesik çığlık, bir sessizlik olacak gözlerin” derken Pavese, gittiğinde…

Adam ölümü sevdi, 305 numaralı otel odasında tamamlanmamış şarap şişelerinin paramparça anılarını süsleyen şu sıradan eşyaları arasında. Pavese, eşyaları, insanları bırakıp gitmeye her merdiven başında tuttuğu nefesinde kararlaştırmıştı. Nereden bilsin başkaları, neyi bilmesi gerekir ki o eşyadan insanların? Bilmesinler, biz böyle iyiyiz Pavese, biz böyle iyiyiz.

Ve Tezer Özlü’nün burada daha fazla kalmasına imkan var mıydı? Önce Pavese, dedik. Çünkü önce o gitmeye karar verdi. Haftaya Tezer Özlü bizim için gelecek buraya, en geldiğimiz yerlerden gitmek için ve bizi de bir ara/lık bile olsa buradan götürmek üzere tabi ki de…

Yazar: Ayşe Dağlıoğlu
Çizer: İpek Keylansoy