Müstakil Bir Kalp

Şimdi siz, telefonunuza gelen bir mesajla intihar etmeyi mi düşünürdünüz yoksa size bunu düşündüren kişiyle aynı masada oturmayı mı?

Ben ikinci şıkkı seçtim.

O gün bardan içeri girdiğinde, üstünde pahalı kahverengi deri ceketi, boyundan büyük deri siyah çizmelerinin içine soktuğu siyah kot pantolonuyla, at kuyruğu yaptığı saçları ile yavru bir tayı andırıyordu. Ben üzerimde salı pazarı patentli eski bir tişört, belediyeden verilen krem rengi yeni spor ayakkabılarım ve fazla yıkanmaktan rengi açılmış mavi keten pantolonumla karşıladım onu;

”Hoş geldin.” dedim, sesimde üşüyen bir serçenin korkaklığıyla.

”Merhaba” dedi, sesinde işlek bir caddenin tizliğiyle.

Önce sessizlik böldü bizi, sonra aramızdaki ıhlamur ağacından yapılmış masa. Önce bir kaç dakika ikimizde defans ağırlıklı oynadık ve sustuk. İkimiz de birbirimizden bekledik ilk atağı, ilk kelimeyi, ilk soruyu, ilk sigara yakma nedenini. Karşımda oturuyordu ve işlemediği bir suçun cezasını çekiyor gibi bakıyordu gözleri ama masumdu, bunu hissediyordum, bunu morarmış göz altlarından, titreyen parmak uçlarından ve omzuna yıldırım gibi düşmüş saçlarından anlıyordum. Ve ilk soru patlayan bir ampul gibi çıktı ağzımdan:

-Bu ilişkiyi bir mesajla bitirebilecek kadar kötü ne yaşattım sana Pınar ?’

Hiç düşünmeden, aniden atılan bir tokat gibi cevapladı :

– Olmuyor Kemal, ne kadar dirensem de olmuyor. Son birkaç aydır sana yansıtmamaya çalıştım ama daha fazla dayanamıyorum. Bir buçuk yıl çok uzun olmasa da ikimiz için hayli uzun bir zaman dilimi lakin ben son bir kaç haftadır kafamdan attım seni, evet kalbime gelince oradan da atacağıma eminim.

Bazen bir sigara yakmak için bir neden ararsın ya, bu cevap bir paket sigarayı yakmak için eşsiz bir nedendi. Bir sigara yaktım, ilk dumanı verdiği cevabın üzerine giydirdim. Gözlerim, deprem anında etrafa saçılan insanlar gibiydi, nereye bakacağımı şaşırıyordum, pencerelere değdirdim önce, duvarların tozunu aldım, çerezini birasından önce bitiren adama baktım, tartışırken sevgilisinin elini bırakmayan kızın merhametine dokundum gözlerimle ve son noktayı yine onun gözlerinin içine koydum ve garsona seslendim:

– Pardon, bakabilir misiniz acaba; bir kadeh rakı ve iki dilim beyaz peynir alabilir miyim ?

Garson, yakın bir arkadaşını kaybetmiş gibi cevapladı:

– Çok özür dilerim beyefendi ama peyniri dilimle veremiyoruz, eğer isterseniz meze tabağı getirebilirim.”

– Kalsın o zaman, teşekkür ederim.

Rakı da yalnızlıktan payını almıştı. Meze olmadan da içebilirdim, nasıl her gece odamda yalnız ağlıyorsam, nasıl herkesin dinlediği şarkılar bana daha çok acı veriyorsa, nasıl bir kaç milyonluk şehrin sadece sıfır kısmı olabildiysem, rakıyı da mezesiz içebilirdim. Buna alışıktım, yalnızlığa ve terk edilmeye.

Pınar tüm zenginliği ile karşımda oturuyordu. Binlerce dolar değerindeki inci gözleri, paha biçilemeyen pürüzsüz teni ile karşımdaydı ama beni düşünmüyordu. Gözleri bir telefonuna bir saatine kayıyordu, istedim ki gözleri bir kez gözlerime değsin değer kazanayım, karşısında olduğumu fark etsin ama oralı bile olmuyordu. Ya etrafta olan biteni izliyor ya da başımın üzerinde duran 72 ekran lcd televizyona bakıyordu. Bildiğimiz en iyi şeyi yapmaya devam ettik, bir süre daha sustuk. Ben bir sigara daha yaktım, o da bardağında kalan son damla birasını yudumladı. Bu durumu fırsat bilerekten sordum:

-Bir bira daha ister misin ?

Aynı saniye içinde cevapladı:

– Ben müsaadeni isteyecektim. Neden biliyor musun ?

– Yaşadığımız güzel anların hatrına buraya geldim, saygı duyduğum için geldim, evet mesajla ayrılmak bana da aptalca olduğu için geldim.

– Evet belki sana göre suçluyum, adi biriyim ama yapamayacağım Kemal, daha fazla uzamasını istemiyorum bu ilişkinin, hayatında başarılar dilerim, kendine dikkat et

– Hoşça kal.

Patlama zamanı gelmiş bir bombanın yakınındaysan kurtulma şansın yoktur. Pınar’ın ağzından dökülen cümleler bir jilet gibi beni ince parçalara bölmüştü. O an kendimi yerin dibine sokmak istedim, o an kendimi yakmak istedim, o an bu dünyada neden hala yaşadığımı düşündüm. Bazı anlar vardır, yıllar sürer. Bir kaç saniye yeter insanın kendini yerle bir etmesine. Bir kaç cümle yeter kendini bir leşten farksız hissetmesine.

Düşünce denizinde boğulmamama Pınar’ın barın kapısında kopan bir fırtına gibi kapatması izin vermedi. Kadehimde kalan son damlayı içtikten sonra bir sigara daha yaktım. Bir hiç olduğumu Pınar’ın son cümlelerinde daha iyi anladım.

Bardan dışarı çıktığımda gözlerim dolmuş, hava kararmıştı ve yağmur ince melodili bir şarkı gibi yağıyordu. Ben önümü yağmurdan değil göz yaşımdan göremiyordum. Sigara içmekten ciğerlerim ağrıyor, içtiğim alkolden midem bulanıyor ve Pınar’ı düşünmekten aklımı kaçıracak gibi oluyordum. İnsan en büyük hatayı, onu düşünmeyen birini düşünmekle yapar ve insan en büyük yenilgiyi terk edildiğinde değil unutulduğunda alır. Ben unutulduğumu yaklaşık bir saat önce İstiklal caddesinin en ünlü barının ahşap masalarından birinde anladım.

Ellerimi bir bozuk para gibi ceplerime attım, yürüdüm. Düşündüm. Pınar ile geçirdiğimiz bir buçuk seneyi zihnimin almasına müsaade ettim. Yaklaşık on dakikadır yürüdüğüm caddede birbirine girmiş yemek kokularını, parfüm kokularını, ter kokularını, ağız kokularını, baca kokularını, burnuma dolmasına müsaade ettim. Yağmurun rüzgarla beraber olup saçlarımı dövmesine müsaade ettim. Bakışlarımızın aynı noktada kesiştiği bir kaç çift mavi, yeşil, kahverengi ve siyah gözlü eşcinselleri, sarhoşları, sevgilileri, seyyar satıcıları, sivil polisleri gözlerimin içine almasına müsaade ettim. Nasıl oluyordu da bir buçuk yıldır her şeyin mükemmel gittiği bir ilişkide her şey bir anda bitiyordu. Ayrılık, aniden ortaya çıkan bir tümör gibiydi. İnsan bir kere düşündüğü zaman ayrılmayı, yaşanan onca şey bir çöp kutusuna dönüşüveriyordu.

Yağmur şiddetini artırmıştı, soğuğun burnumun deliklerinden beynime ulaştığını hissediyordum. Kendimi karşıma çıkan ilk kafeye attım ve şekersiz sade bir kahve sipariş ettim. Kafe sıcaktı ve buzluktan çıkarılmış et gibi çözülmeye başladı iliklerim. İçeride en sevdiğim parçalardan birisi Yves Montand’dan “Sous Le Ciel De Paris” çalıyordu. Yandan örülmüş karamel rengi saçları ve misket büyüklüğünde ki ela gözlü garson kıza kahvemi getirdiği için teşekkür ettikten sonra Kolombiya kokusunu içime çektim ve cehennem sıcağı kahvemden ilk yudumu Pınar’ı unutmaya başlamanın ilk adımı olarak kabül ettim.

Bu mekana ruhum ısınmıştı. İlk defa geliyordum. Yıllardır İstiklal Caddesi’ne gelmeme rağmen burayı keşfetmemiş olmam bir cahillikti. İçeride sekiz tane meşe ağacından yapılmış masa, etrafında üçer adet farklı renklerde döşenmiş kadife koltuklar, masaların üzerinde çeşitli dergiler, duvarlarda Bob Marley, Marilyn Monroe, Neşet Ertaş posterleri ve insanların ruhlarını ve midelerini doyurulduğu bir servis bölümü mevcuttu. Burasının genellikle genç ve yaşlı kesime hitap ettiği içeride ki pürüzsüz ve buruşmuş tenlerden anlaşılıyordu ama dikkat çekecek bir şey vardı; burada herkes gülüyordu, burada kimsenin yüzü asık değildi ve sanki içeridekiler birbirlerini doğduğundan beri tanıyordu.

Mekanın büyüsüne kendimi o kadar kaptırmıştım ki telefonuma gelen mesajın bacağımı titretmesiyle kendime geldim. Dar cepli pantolonumdan telefonu çıkarırken diğer kolumun masaya çarpmasıyla yere dökülen kahve bütün dikkatleri üzerime toplamış ve onlarca insan arasından nedense uzun farlarını yakmış bir kamyon gibi sadece duvar saati dikkatimi çekmişti. Saat; 22.55’ti

Pantolonuma dökülen kahvenin verdiği sıcaklığın umurumda değildi, onlarca farklı yüzün bir yüze bakması da umurumda değildi. Patlayan bir ampul gibi yerimden fırladım ve bana elinde bir bezle yaklaşan saçları yandan örgülü garson kızı kibarca reddettikten sonra hesabı fincanın tabağına bıraktım. Gözlerini dünyaya yeni açan bir bebek gibi kendimi dışarı attığımda yağmur dinmişti. Elimdeki telefonun ekranına baktım, tanımadığım bir numaradan bir mesaj gelmişti :

Saat 23.30’ da Balat Devlet Hastanesinin önünde ol

Gecenin bu vaktinde, tanımadığım bir numaradan gelen bu emrivaki mesaj beni biraz ürkütmüş ama acaba bunun sonu neye varacak düşüncesi de aklımı kurcalamıştı. Lakin insanın içindeki bu merak duygusu her şeyin önüne geçiyordu. Merak duygusu, beynimizin hipokampus bölgesinin bir fonksiyonudur, insan bir merak duygusu içine girdiğinde, orta beyin harekete geçer ve kortekste güçlü sinaptik bağlar oluşumuna yol açar. Herhangi bir meseleyi merak ettiğimiz durumda tüm duygular harekete geçer; gözlerimizi daha seçici bir rol oynarken kulağımız her sesi aradığımız şey doğrultusunda dinlemeye başlar. Tatma organımız, dokunma duygularımız, ellerimiz ve ayaklarımız bizi merak ettiğimiz konu çerçevesine çeker. İşte telefonuma gelen bu mesaj da beni kendi içine çekmişti.

İstiklal Caddesi’nde, insanlar, yemek kokuları ve son ses çalan müzik biraz da olsa tenhalaşmış ama sokak köpeklerini görmek hala mümkündü. İnsanlar kurumaya yüz tutmuş bir nehir gibi ağır ağır akıyordu. Bazılarının ayaklarına basarak, bazılarının omuzlarına çarparak, bazılarının saçlarını koklayarak kendimi caddenin sonunda ki trafik ışıklarının dibinde buldum. Dünyadan midesi bulanmış bir insanın ihtiyacı onu olduğu yerden kaçıracak bir taksidir. Sol elimi yukarı kaldırarak bağırdım:

– Taksiiiiii !

Bu, bir güvercin topluluğunun ortasına atılmış bir avuç yem gibiydi. Çünkü dört tarafım sarı taksilerle doluydu ve bu yemi hangisinin yiyeceği umurumda değildi. The Marmara Hoteli’nin önünden bir taksi hareket etti, hayır sanki bir Boeing 707 kalkışa geçmişti. Yaptığı artistik patinajla AKM’nin önünden geçerek otobüs duraklarının yanından geçip sola döndü ve sağ tarafa yanaşarak arka sağ kapısı tam vücudumun önüne gelecek şekilde durdu. Tam taksiye binecekken arkadan rüzgarın dağıttığı bir ses duyuldu;

– Kaptan ağır ol biraz bakalım !

Ağzından sigarasının son dumanını vermesiyle, cümlesini bitirmesi aynı anda oldu. Yüz yetmiş santimetre boylarında, bıyıkları yeni terlemiş, kız arkadaşı top sakal bırak dese bırakamayacak kadar köse, karanlıkta gözleri belli olmayan,soğuktan kafasını montuna gömmüş ve bir nevi benim arkamda devlet var edasıyla bir polis memuru, şoförden aracından aşağı inmesini istedi. Ağzının kenarına nakışladığı kürdanını yere atarken bana bahşettiği saniyelik bir bakış ve karanlığı delen zümrüt yeşili gözleriyle beni paramparça eden şoförümün bir kadın olduğunu, beresini çıkardığında, rüzgarı günaha sokan saçlarının omzuna düşmesiyle anladım. O an bir film karesi gibi orada kalmak istedim, bir fotoğraf olmak istedim, o an biri bizi bulup yakana kadar onunla aynı karede yanmayı istedim, zaman dursun istedim. Soğuktan yanakları kızarmış yeşil gözlerinin kenarından arada bir damla yaş düşüyordu. Kadının parmaklarındaki oje oranı yüzde sıfırdı ve üzerinde siyah spor ayakkabılar, bacaklarını sarmış dar siyah bir bluejean ve boğazlı kazağının üzerinde kahverengi belini örten keten bir ceket vardı. Kendime geldiğimde on metre sağımda iki polis memuru daha belirginleşti, onlar daha olgundu. Belirginleşen bir şey daha vardı o an, baş pilotumun yanına giden memurun ışığın altına gelince parlayan ve iki omzunun üzerinde birer tane olan fındık büyüklüğündeki yıldızlar. Olduğum yerden hiç kıpırdamamıştım, diğer iki polise baktım ve bir de genç olana ‘’komiser’’e. Acaba diğer iki memurdan ne kadar küfür yemiştir diye düşündüm, belki de iyi biridir diye düşündüm sonra. Tam o an ses telleri yeni gelişen komiserin devlet garantisindeki konuşması başladı:

– Küçük hanım arabayı dans ettirebildiğiniz şüphesiz ki ortada lakin burası insanların ve araçların yoğunlukta olduğu bir bölge, size bunun için ceza kesebilirim, bunu bir uyarı olarak kabul ediniz ama bir dahaki sefere affetmem, iyi yolculuklar, bol kazançlar.

Yavru ceylanım, kömür saçlım komisere hiç karşılık vermeden doğruca şoför koltuğuna ilerlerken, ilk kez kuş tüyü gözleri gözlerime değdi ve yaptığı el hareketiyle ‘’Buyurun, gidebiliriz.’’ der gibiydi. Dakikalardır orda olmamın hiçbir anlamı yoktu, bu nasıl bir güzellikti ki ben aklımı ve gözlerimi ondan alamıyor; üstelik az önce bir kadın tarafından ezilen kalbim, başka bir kadın tarafından olduğu yerden tekrar filizleniyor gibiydi. Arabaya bindim. Arabayı çalıştırdığında otomatik olarak açılan teypte Sezen Aksu’nun Dua şarkısı çalıyordu. Gözlerimiz ikinci kez birleşti bu sefer aynanın tam alnında, ‘’O nereye gidiyoruz?’’ der gibi baktı ben ‘’Sana aşık oluyorum.’’ der gibi baktım ve o sormadan gideceğimiz yeri söyledim saat 23.15’ ti.

– Balat lütfen

Az önceki polis muhabbetinden sinirli olduğu vücudunu görebildiğim yerlerinden anlaşılabiliyordu. Beresini yanındaki koltuğa koydu, montunun sol cebinden sol eliyle sigarasını çıkardı ve torpidonun üzerinde duran çakmağını sağ eliyle aldı, o birkaç saniye arabayla bir ilgisi yoktu, sanki arabayı Tanrı kullanmıştı. Ben arka koltukta oturmuş, Tarlabaşı’nın tarihini düşünüyor, travestilerine bakıyor, pezevenklerle göz göze geliyor ve bir çiçek satıcısının genç bir çocuğa verdiği, içinde minik renkli birkaç hapın bulunduğu pakette bakışlarımı sonlandırıyordum. Kainat güzeli şoförüm, sigarasından nefesler almaya devam ederken, arabaya bindiğinde topladığı saçlarını tekrardan özgürlüğüne bıraktı ve siyah lastiği çıkardığında insanı rahatlatan, ak ve pak bir sabun kokusu yayıldı arabanın içine. Kokunun etkisiyle az kalsın; ‘’Lütfen, bu sokaktan sağa dön, çocukluğuma inelim’’ diyecektim ki ani bir fren sesi ve arkasından baş pilotumdan gelen klasik müzik türünde bir küfür:

– Önüne baksana lan, sarhoş o.. çocuğu!

Şaşkınlığımı, önümüzde elinde bir şişe şarapla duran, üzerindeki ceketi pişmanlıklarıyla yamanmış, tozdan sakallarının rengi değişmiş, gözlerindeki yorgunlukta ‘’Az kaldı, öleceğim, sen olmazsan bir başkası’’ diyen yaşlı adamla gizledim. Tekrardan hareket ettik ve ben gözlerimi dikiz aynasından onun gözlerine yansıtarak seslendim:

– Çok okkalı ve ciğerden gelen bir küfürdü, tebrik ederim.

Dikiz aynasında birleşti tekrar gözlerimiz. Dudaklarında mahçupluğun verdiği bir belirti ile:

– Kusura bakmayın aniden fırlayınca kendimi tutamadım bir an…

– Hiç önemli değil inanın, sizin yerinizde olsam ben de aynı tepkiyi verirdim, sonuçta bütün gün ya da bütün gece böyle kaç tanesi çıkıyordur karşınıza….

Unkapanı köprüsünden geçerken, intihar etmeyi düşündüm, radyoda Fikret Kızılok’tan Bir Harmanım Bu Akşam çalıyordu. İnsan yıllardır tanıdığı birine aşık olabilirdi, ilk gördüğü birine de aşık olabilirdi ama birkaç saat önce terk edildiği birini de özleyebilirdi. Kendimden midem bulanıyordu, baş pilotum bir sigara daha yakarken anlamadığı bir konu hakkında soru sormaya çekinen bir öğrencinin cesaretini kırıp soruyu sorması gibi sordum:

– Bir sigara da ben içebilir miyim?

Beklemediğim bir hareketle karşılaştım ve sağ elindeki paketi bana doğru uzattı gözlerini yoldan ayırmadan. Sigara paketini avucundan alırken sağ elimin dört parmağı avucunun içine değdi. O an idam sandalyesine oturtulmuş, vücuduna elektrik verilen bir mahkumdan farkım yoktu. İç organlarım birbirine karışmış, ayaklarım yerden kesilmiş, gözlerim karıncalaşmış ve dünya denen ekran bulanmıştı.

Etkilenmek ve aşık olmak arasındaki o ince çizginin üzerindeydim, kırk üç numaralı ayakkabılarımla, yumruk büyüklüğünde ki kalbimle ve hayvanat bahçesi büyüklüğündeki aklımla. Gideceğim yere yaklaşmıştık, birkaç yüz metre sonra inecektim ve belki bir daha hiç göremeyecektim, saçlarının kokusuyla beni çocukluğuma indiren kadını, ilk gördüğümde kalbimi elleriyle çıkarmaya çalışan kadını, mücevher gözleriyle beni aydınlatan kadını.

– Hala yakmadınız sigaranızı, dedi.

Bazen sadece bir sese güvenirsin, bir cümleye inanırsın ve bunun için hiçbir neden aramazsın. Bu ismini bilmediğim kadın, benim güvenim olma yolunda ilerliyor, inancımı toplama konusunda son sürat gidiyordu. Balat Devlet Hastanesi yazan ışıklı tabelayı gördüğümde, ayrılık vaktinin sadece birkaç metre sonra geleceğini fark ettim. Bir gecede iki ayrılık fiziğimi bozmaz ama psikolojimin ağzına sıçabilirdi. Sonra telefonuma gelen bir mesajla neden Balat Devlet Hastanesinin önüne gittiğimi sordum kendime. Sonuç aynıydı : Merak… Son kez gözlerimi dikiz aynasına diktiğimde, gözlerini suretimin ortasında buldum. Geç kalınmışlık ağlamak için müthiş bir nedendir.

– Müsait bir yerde inebilir miyim? diye sordum.

Hayır inemezsin, dese o taksinin içinde onunla dünyayı dolaşabilir, ömrümü onunla birkaç metrekarelik alanda sonlandırırdım. Hastaneye birkaç metre kala durdu ve taksimetrede yazan miktarı cebimden çıkartmış ona uzatırken iki soru sordum:

– Adınızı öğrenebilir miyim ve bir daha taksiye ihtiyacım olsa sizi nasıl bulabilirim?

Şaşkınlığı için onu affettim, böyle bir şey bana sorulsa üstelik de elinde bir miktar para ile sorulsa küfrü basardım. O hiçbir tepki vermedi, ne adını söyledi ne de diğer sorumu cevapladı. Parayı verip, hayal kırıklığımla beraber arabadan indim ve hastaneye doğru ilerlemeye başlamıştım ki kadife sesiyle arkadan seslendi;

– Elif, adım Elif…

Sırtımdan kurşun yemiş gibi aniden durdum. Dönüp taksiye yaklaştım ve camdan elimi uzatarak:

– Kemal… Dedim nehir yeşili gözlerine bakarak.

– Memnun oldum.

“Ben de” der gibi başını salladı ve elini uzattı.

Avucu avucumla birleştiğinde içimde havai fişekler patlıyordu, panayır alanında hunharca koşan çocuklar gibiydi kalbimin atışları, bayram sabahı giyilen yeni elbiseler gibiydi dudağımdaki tebessüm, dörtnala koşan atlar gibi titriyordu bacaklarım. Bu kadında ne vardı da böyle olmuştum. Toplasan on beş dakikadır görüyordum bu kadını ama on beş dakika aşık olmak için çok uzun bir zaman dilimiydi.

İcat edilmemiş bir heyecan, tarif edilemez bir duygu yoğunluğu içindeydim. Utanmasam mutluluktan ağlayacaktım. Tokalaşma faslımız bitince torpidonun içinden bir kartvizit çıkarıp bana uzattı:

– Buyrun bu kartvizitim, üzerindeki de benim numaram, ne zaman taksiye ihtiyacınız olursa arayabilirsiniz.

– Teşekkür ederim, mutlaka arayacağım.

Yazar: Harun Tolga Peker
Çizer: İpek Keylansoy