Kedi Uykusu

Kediler gibi, dünyada ne olursa olsun umursamadan uyusam, hatta rüya görmemek için uykumun içinde de uyusam. Derin uyku dedikleri şey öyle olmalı. Üzerimdeki ağırlıktan kurtulurum belki.

Saçlarını hızlı bir hareketle topladı.

-Ellerin titriyor, bir şey mi oldu? dedim.

Ellerine öfkeli bir bakış fırlattı:

-Titremem bir türlü geçmedi. Ne yaptıysam olmadı. Kantaron kullandım, anason çayı içtim ama bir türlü geçmedi, dedi.

-Daha etkili şeyler denemelisin, dedim, güldük.

Yıllar önce, arkadaşımı trafik kazasında kaybettiğimde cenazesine gitmiştim. Akyazı’nın bir köyünde. Babaannesi kanlı battaniyeye sarılmış, ağıt yakarak ağlıyordu. Kadının elini tuttum. Güya teskin edeceğim. Halbuki ellerim titriyor. Titreme, dedi büyük acısına rağmen: ‘’Titreme, sağlam dur’’ Öyle utandım ki… “Kaç yaşındaydın? On dokuzumdaydım. İlk o zaman fark ettim titrediğimi. Sağlam dur.’’ dedi. ‘’Hayatta kalmak için, düşmemek için bir çare buldum ben de. Ağırlık! Düşmemi de hareket etmemi de engelleyen bir ağırlık büyüttüm içimde. Ne derler, ayıp olur, yanlış anlaşılır gibi laflarla genç yaşta kocadım. Bir bastonum eksik. Gerçi ellerim eskisi kadar titremiyor; ama içimdeki düşme korkusundan kurtulamadım bir türlü. Asla rahat biri olamadım. Oysa hayatın içinde buz pateni yapar gibi döne döne dans etmeyi ne çok isterdim’’ dedi. “Belki de atalarımızdan kalmadır” dedim.

İçtiğim sigarayı henüz bitirmeden küllükte eze eze söndürdüm. Dumanın incelerek kayboluşunu seyretmek hep hoşuma gitmiştir. “Eskiden insanlar vahşi hayvanlardan korunmak için ağaçların üzerinde uyurmuş. Dengesini yitirip düşme korkusuyla ne kadar uyuyabilirlerse artık!” dedim. “Ya…” dedi. Gülümsedi. Çayından bir yudum aldı. İçerisi soğumuştu. Bak ne anlatacağım, dedim: ‘‘Daha dünyaya gelmeden düşmek istemişim ana rahminden. Doktorlar bir neden bulamamış. Kanama arttıkça korkmuş annem, komşuların tavsiyesiyle, mezarlığın yıkık duvarına bakan hocanın evinde almış soluğu. Hocanın ayakkabıları çocuk mezarı gibiymiş, kırk altı numara. Çivit mavisiyle boyalı küçük bir odada, başında yeşil takkesi, anneme sormuş: ‘Adın ne? Annenin adı ne? Kaç doğumlusun?’ Ne olmuşsa o esrarengiz kitabın ebced hesabıyla açılan sayfasında yazarmış ya. Sübyan, demiş. Anneme de ananemden geçmiş. Daha anne karnındayken tebelleş olurmuş bebeklere. ‘Şu muskayı al, banyoda bile üzerinden çıkarma, çocuğun doğduğunda ona tak, yedi yaşına kadar üzerinde taşıyacak. Bir de çocuğun düşmesin diye bir asma kilit bağlayacağız, doğana kadar belinde duracak.’ demiş. O kilit kurtarmış hayatımı. Masal gibi. Düşünsene karnında bir asma kilitle dolaşmış annem. Doğduğumda sırtımda kilit şeklinde bir kızarıklık varmış.”

-Gerçekten mi?

Öyleymiş yaa! Beni hayata kilitlemişler yani. Düşmemem için.

-Hala elimi kolumu bağlayan görünmez bir şey var sanki. İnanmayacaksın ama geçenlerde bir hocaya baktırdım. Sübyan hala benimleymiş, dedi. Doğduğumdan beri. Bir kağıda sarılmış değişik otlar verdi. Bütün evi duman altı yaptım. Kokusu günlerce geçmedi. İğrenç bir koku… Güldü, sonra birden ciddileşti: “Ağaçtan düşmek, anne karnından düşmek…” diye tekrarladı. Böyle şeyleri saçma bulduğumu bilir. Kesin pişman oldu. Kahve yapma bahanesiyle mutfağa gitti. “Yardıma geleyim mi?” dedim. “Yo! Gerek yok. Şekerli miydi?” diye seslendi. Orta, dedim. Sehpanın üzerinde duran yarım kalmış kitaplara göz attım. Yalnızlığını hafifleten kedisi koltukta derin bir uykuya dalmış, sırtüstü uzanıyordu. Rüya görüyor olmalıydı. Yukarı uzanmış patileri hafif hafif titriyordu.

Yazar: Emel Çarkçı
Çizer: İpek Keylansoy