Çubuk Anten

Rivayetlere göre İngilizlerin “Aptal kutusu” dedikleri televizyon, insanlık hayatına girdiğinden beri doksan dört yılı geçti. Amerikalı Fotoğrafçı Donna Stevens’in Idiot Box (Aptal Kutusu) adını verdiği çalışmasında televizyon karşısında uzun süre duran çocukların çekilen fotoğraflarına bakarsanız, İngilizlerin pek de haksız olmadığını görürsünüz. Konumuz televizyonun zararları olmadığı için bu mevzuyu kıssadan hisse babından geçiyorum.

Televizyonun mucidinin John Logie Baird olduğu söylense de ondan önce atılan adımların olduğu yadsınamaz. Bu zaviyeden bakınca bir bayrak yarışında başarıyı, bayrağı bitiş noktasına yetiştiren son koşucuya mal etmek aynı grupta yarışan ekibin diğer üyelerine nasıl haksızlık olursa icatların da tek bir kişiye mal edilmesi de haksızlık olsa gerek. Konumuz icatlar ve mucitler olmadığından buna da kısaca değinip geçiyorum.

Televizyonun mucidinin televizyonu hiç izlemediği şehir efsanesi kendi içinde bir tenakuzu barındırsa da aslında televizyon izleme oranını azaltma gayesiyle, televizyon karşıtlarının kullandığı önemli bir argüman. Tabii ne derece etkili olduğu televizyon izleme istatistiklerinde malumunuz efendim. Konumuz her seferinde asabımızı bozan televizyon izleme ve kitap okuma istatistikleri de değil efendim, deyip yazımı zapping yapmanızdan korkarak asıl konuya geçiyorum.

Yetmişler, seksenler, doksanlar… Yani televizyonun artık zengin ailelerin lüksü olmaktan çıkıp fakirhanelerimize girdiği yıllar. O yıllar ki insani ilişkilerde samimiyetin, vefanın ve fedakârlığın hükümferma olduğu yıllar. Kirlenen bir dostluğun veya sevginin tek kullanımlık bir kâğıt mendil gibi çöpe atıldığı günümüze mukabil defalarca kirlendiği halde bir mendilin yıkanıp yıkanıp kullanıldığı, sevgilinin bir saç telinin kat kat mendile sarıldığı yıllar. Çeyizin, hatıraların, fotoğrafların, kıymet bilinip sandıklara saklandığı, masalların, ninnilerin, destanların, türkülerin dilden dile, kulaktan kulağa, nesilden nesile aktarıldığı yıllar. Çamurdan, tahtadan, bezden, gazoz kapaklarından oyuncaklarla yetinen çocukların mutlu olduğu seneler. Dikiş makinesinin, radyonun, teybin, televizyonun ve bilumum eşyaların değer verilip el emeği göz nuru dantel işlemeli örtülerle örtüldüğü zamanlar. Okul kitaplarının, defterlerin ve okuma kitaplarının özenle kaplandığı, okuyanın adamdan sayıldığı dönemler.

İşte o, unutamadığımız tatlı bir rüya gibi, efsunlu bir hayal gibi, boynumuzda taşıdığımız tılsımlı bir muska gibi yaşadığımız yıllarda, televizyonun hayatımıza girdiği o ilk zamanlarda birçok komik hikâye yaşandı Anadolu’da. Kimi hikâyeler sinema filmlerine konu oldu. Yılmaz Erdoğan’ın “Vizontele”si buna örnek verilebilir. Vizyona girdiği dönemde “Zeki Müren de bizi görecek mi?” esprisi herkesin diline pelesenk olmuştu hatırlarsanız. (ilaçlarda olduğu gibi esprileri de dozajında kullanmadığımızdan çok güzel esprileri çok çabuk sileriz mahfuzatımızdan) Televizyonun serencamına dair çok şey yaşasak da bu hikâyelerin çok az bir kısmı ekranlarına yansıtıldı. Sinema sektörüne malzeme sağlayacak anılarımız, ya sadırlarda ya satırlarda kalmaya mahkûm gibi görünüyor mateessüf.

Siyah-beyaz tüplü televizyonların ardından renkli televizyonlarla tanıştık. Mecburiyetten izlediğimiz tek kanallı televizyon hayatımız, özel kanallarla daha bir renklendi. Yasakların, baskıların, faili meçhullerin kol gezdiği Güneydoğu’nun ücra olmasa da küçük ama şirin bir ilçesinde yaşadıklarımı inanıyorum ki birçoğunuz ülkemizin farklı bölgelerinde benzer şekilde yaşadı. Yıllarca diline, duygularına, düşüncelerine, inançlarına tercüman olacak bir kelimeyi, bir cümleyi o büyülü ekranda duymayı hayal eden nice can vardı. Asırlardan beri bir gergef gibi dokunan, tüm yasaklara rağmen gizliden gizliye okunan, elden ele, gönülden gönüle taşınan kültürünü ekranda görünce sevinçten ağlayanlar vardı.

O dönemde televizyon yayınları ilçenin yüksek bir tepesine kurulan merkezi uydu sisteminden hanelere yayılıyordu. Genellikle tek katlı evlerin damlarına dikilen antenlerle kanalları izleme fırsatı buluyorduk.

Antenler şimdiki çanak antenler gibi değil bakır borulardan müteşekkil iskeletvari bir görünüme sahipti. Antenler merkezi uydu sistemine yakın veya uydu sistemini görebilecek bir yerde ise kanalları karıncasız izleyebilirdiniz. Fakat uzak ve sapa bir yerde iseniz işiniz karınca duasına kalmıştı.

Damda bir anten ayarlayıcısı, pencereden iletişim rolü üstlenen aracı kişi ve kanal ayarlarını düzenleyecek bir üçüncü kişinin bulunması elzemdi. Bu iş aracısız olarak da yapılabilirdi fakat bu halde uzaktan kumanda olmadığı için televizyonla pencereye mekik dokumak gerekirdi. “Çekiyor mu? Tamam mı? Az daha oynat, hiç çekmiyor…” direktifleriyle kanallar ayarlanmaya çalışılırdı. Aradaki mesafe bazen mesajı zamanında iletmeye yetmez kanal bir anlık düzelmişken “Tamam çekiyor, dur orda!” mesajı ulaşıncaya kadar tekrar bozulurdu. Ardından tartışmalar, suçlamalar alır başını giderdi.

Damlardan anten ayarlamak hemen hemen herkesin uzman olduğu bir durumdu. TV kanallarını daha iyi izlemek için farklı yöntemler deneniyordu: Antenin yerini değiştirmek, antenleri yükseltebildikçe yükseltmek, günümüzdeki uydu antenlerinin atası sayılan bakır tencere kapaklarını antene takviye yapmak vb…

Baharın müjdesi olarak görülen bir Nevruz gününün arifesindeydik. Özel bir kanalda günlerdir reklamı yapılan bir sinema filmi gösterilecekti. Şehir minibüslerinin polis kontrollerini gördüğü anda Kürtçe kaseti çıkarıp Türkçe kaset taktıkları bir dönemde özel bir kanalda Kürtlerin Leyla ile Mecnun’u sayılan aşk destanı Mem-ü Zin filmiydi bu. Mem-ü Zin hikâyesi okul müfredatına, devlet kitaplarına, resmi literatüre girmese de bilmediğimiz bir hikâye değildi. Soğuk kış gecelerinde kesilen elektriği fırsat bilerek babalarımızdan, dedelerimizden defalarca dinlemiştik. İmkâna göre mum, gaz lambası veya tüplü lüks ışığında oturarak dinlediğimiz masallar, destanlar, ninniler çocukluğumuzun unutulmaz rüyasıydı adeta. Duvara yansıyan gölgeleri dinlediğimiz masallardaki kahramanlara, canavarlara, hayvanlara benzetir hayal ile hayat arasında gölgeden bir köprü kurardık. Siyabend-ü Xace, Zembilfiroş, Kawa destanı, Mem-Ü Zin, Pepuk kuşu hikâyesi tekrar tekrar dinlemeye doymadığımız hikâyelerdi. Her seferinde sanki ilk defa duymuşuz gibi dinler, her dinleyişimizde farklı gölgeler, farklı suretler tahayyülümüzün ekranına düşerdi.

Film Türkçe olduğu halde içinde birkaç cümle Kürtçe diyalog barındırıyordu. Bu bile bir ilkti ve heyecan vericiydi. Ana karnındayken duyduğumuz, ana kucağındayken konuştuğumuz dilimizden birkaç cümleyi dahi olsa o büyülü ekrandan duymak bize büyük bir mutluluk veriyordu. Bu mutluluk siyasi bir kaygıya teşne, politik bir duruşa haiz bir mutluluk değildi. Yetim bir çocuğun rüyasında annesini görmesi, bıyığı yeni terlemiş bir gencin sevmesi kadar tabiiydi.

Fragmanının yayınlandığı günden beri yüreğimizde sabırsız ve tatlı bir bekleyiş hâkimdi. “Bunda bu kadar heyecanlanacak ne var diye?” soranlar olabilir içinizde. “Siz anlayamazsınız!” diyerek anlayışsızlık yapmayacağım.

Birkaç günlük bekleyiş süresince evde, okulda, çarşıda, mahallede en önemli gündemimiz bu film olmuştu. Okul koridorunda ve bahçesinde gizliden gizliye fısıltıyla bunu konuşuyorduk. Pek tabiî ki her genç gibi kendimizi çağın Mecnun veya Leyla, Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha, Mem veya Zin’esi olarak görüyorduk. Hassaten ben bu filmi yasak davamın, yitik aşkımın ve yetim bırakılmış halkımın bir nişanesi olarak görüyor ve bu nedenle filme fazlasıyla ehemmiyet veriyordum.

Asra bedel günler ve gecelerin bekleyişi nihayet son bulmuş, yayın saati yaklaşmıştı. O yıl ilçenin göbeğinde yapılan Nevruz kutlamaları sönük geçmişti. Çünkü film saati ile kutlama saati çakışmıştı.

Evimiz merkezi uydu sisteminin kurulduğu tepenin yamacında bir konumdaydı. Merkezi uydu vericisini görmek için iki yol vardı. Birincisi antenin olabildiğince uzun olması gerekirdi. Babam su tesisatçısı olduğu için üç parça su borusunu birleştirmiş ve bugün okulların önündeki bayrak direkleri gibi uzattıkça uzatmıştı. İkinci yöntem ise antenin yamaçtan olabildiğince aşağı yöne taşınması ve görüş açısının genişletilmesiydi. O gün ikisini de sonuna kadar denedik. Fakat kanalın görüntüsü karıncalı, sesi ise cızırtılıydı. Görüntü gelip gidiyordu.

Babam ilkin anteni topraktan müteşekkil damın her santimetrekaresine dikti. Ben de evin içinde açık pencereden televizyonu kontrol ediyordum. Kanal bazen biraz çekse de bir türlü iyi bir çekim alınamıyordu. Film başlamış ve ilk yöntemden umudumuzu kesmeye başlamıştık. İkinci yöntem ise anteni evimizin önündeki bahçede uygun frekansı buluncaya dek dolaştırmaktı. Karanlık çökmüş evin ışıkları az da olsa bahçeye yansıyordu. Babam elinde anten direğiyle bahçenin her metre karesini deniyordu. Gecenin karanlığında karşılıklı seslenmemiz dışında sükût hâkimdi. Babam burada dile getiremeyeceğim ve hatırladıkça sesli olarak güldüğüm bir küfürle anteni en son tuttuğu yerde bırakmıştı. Gerilmiş sinirleri ve öfkeyle sıkılmış dişleri ile öylece ekrana bakıyorduk. Film bitmiş ve sükûtu hayale uğramıştık. Yüreğimizden taşan isyan duygularımız kabarıyor amma velâkin dilimize gelip düğümleniyordu. İsyan ile kader arasındaki o ince çizgiyi aşmıyorduk. Her şeyde olduğu gibi bunda da talihsizliğimizi, yoksunluğumuzu, yoksulluğumuzu, susturulmuşluğumuzu, öfkemizi nasip denen o tılsımlı sözcükle bertaraf ediyorduk.

Yeni nesil çocuklar çizgi film saatini beklemenin ne olduğunu bilmiyor artık. Onlarca çocuk kanalı 7/24 çocuklara yönelik yayın yapıyor. Gece on ikiden sonra kesilen, sabah yediden sonra istiklal marşı ile açılan kanallarımızın yerini gece-gündüz demeden yayın yapan kanallarımız aldı. Yayın yapılmayan saatlerde bir mucize olur da belki yayın açılır umuduyla, kulakları tırmalayan sese katlanıp ekrana yansıyan rengârenk saate saatlerce bakıp uyuklamanın ne demek olduğunu şimdiki gençler bilmez. Ekran büyüklüğünün inç olarak hesaplandığını, görüntü kalitesinin piksel olduğunu da biz bilmezdik. Bizim için TRT bandrollü büyük ve küçük televizyonlar, TRT-1, 2, 3 kanalının yer yer gidip gelen görüntü kalitesi vardı.

Tüplü televizyonların led, antenlerin uydu çanak, kanalların HD olduğu zamanlardayız. Fakat tüplü TV’li, çubuk antenli, karıncalı kanalları izlediğimiz günleri özlüyoruz. Çünkü o günlerde sükûta ve sui-kasta uğrasa da bizi hayata bağlayan ve mutlu olmamıza sebep hayallerimiz vardı. Şimdi artık çubuk antenlerimiz, karıncalı kanallarımız olmasa da umutsuz değiliz. Zira bize mutluluklarımızı, umutlarımızı ve hayallerimizi hatırlatan “Tüplü TV”miz var.

Yazar: Ömer Baltaş
Çizer: İpek Keylansoy