Bir Ömürlük Misafir

Emperial Otel’de sabaha karşı başlayan yangın uzun süre söndürülemedi, müdahale etkili olduğundaysa geride bir yığın kül bulutu kalmıştı. Tüm ihtişamıyla ayakta duran, cemiyette tanınmış kişilerin yolgeçen hanı olan bu otel, artık içinde kalan kırk altı kişiyle koca bir mezar olmuştu. Tüm İstanbul bu yangını konuşmakta, yetkililer kundaklama şüphesi üzerinde durmaktaydı. Öylesine görkemli bir binanın zenginlikten zillete düşmüş fukaraya dönmesi akıl alacak iş değildi. Kulaktan kulağa dolaşan, ölülerin, yaralı sayılarının yüzlere çıkarıldığı, onlara düşürüldüğü, dedikodu kazanlarında kaynatıldığı bu haber hiç şüphesiz son zamanların yaşanan en önemli hadisesiydi.

Beyoğlu’ndaki Lefter’in Meyhanesi demlenmeye gelenlerle, ruhunun dizginlenemez esintilerini biraz olsun hafifletmek için köşe başları arayanlarla dolmuştu. Meyhanenin havasına yolsuzların, uğursuzların uzayan naraları değil de ağırbaşlı kimselerin derin sükûtu hâkimdi. Köşedeki masada Lefter’in en kıdemli misafirleri oturuyordu.Bunlar adeta ikinci evleri edinmişlerdi bu meyhane köşesini. Hayatın derdi ve tasasından ziyade yaşamaya değer ne varsa bu masanın üzerindeydi. Hatta meyhanenin müdavimlerinden Edip bu minvalde bir şiir dahi yazmıştı. Masanın üzerine koyulmadık mesele bırakmamış, ardından bir okkalı “Masa da masaymış ha!” çekmiştir şiirde. Günün masaya yatırılan konusu ise hiç şüphesiz Emperial Otel’dir. Ölenlerin arasında Atilla İlhan’ın da adı geçmekte, bu ihtimal kalemle mesaisi olan her kesimin içine yangın düşürmekteydi. Tezer akşama doğru Lefter’e uğradı ve arkadaşlarının koyu sohbetine dâhil oldu. Tüm şehri saran yangın haberini ancak o zaman öğrenebildi. Tezer bir eliyle sandalyeden güç alırken dehşet içinde sordu:

-Bugün Oğuz’u gören oldu mu?

Bir kaybolup bir ortaya çıkan, varlığından bile şüphe duyulan adıyla müstesna Hayalet Oğuz’u niçin bu kadar merak ettiğini kimse anlamadı. Demir:

-Sözlüğü koltuğunun altında bir modern derviş saydığımız, dünyayı çatı edinmiş, sınırları olmayan Oğuz’dan mı bahsediyorsun? Diyerek, Tezer’in tedirgin haline istihza ile yaklaştı.

-Dün Oğuz’un Emperial Otel’de kaldığını bilmiyor musunuz? Sorusuyla birlikte Tezer olduğu yere yığıldı. O masada bulunan kimsenin aklına Hayalet’in o denli lüks bir otelde kalabileceği ihtimali gelmemişti. Meyhanenin derin sessizliğini hummalı bir tartışma delip geçti. Oğuz’un orada ne işi varmış, Oğuz orada kalacak parayı nereden bulmuş, Oğuz parkları mesken tutmuşken, arş yorganı arz döşeği iken Emperial gibi bir otelde hangi sebeple kalmış? Sorular, sorular… Ardından derin bir sessizlik… Oğuz gerçekten ölmüş olabilir miydi? Bu ihtimal tüm zihinleri telef etti.

Hiç ölmeyeceği sanılan biri gibi yaşamıştı Oğuz. Ne ardında bırakabileceği paha biçilemez bir mal varlığı, ne kendiyle yaşam yolunda zorlukları birlikte sırtlayacak candan bir ailesi vardı. Bir kaç parça giyecek, bir daktilo, koltuğunun altından hiç ayırmadığı zaman zaman yastık niyetine kullandığı sözlüğü, dudaklarıyla bütünleşmiş Bafra sigarası, bir de Lefter’in mekânında üzerinde eşsiz sohbetini koyduğu masa vardı hayatında. Böyle bir adamın öleceğini kim düşünür? Kimi varlıklı insanların lüks içindeki yaşamı insanları imrendirir ve insanların zihinlerinde varsıl kişinin öldükten sonra öteki tarafa götüremeyeceği dünyevi varlığı değersiz hale gelir. Oğuz’un tek varlığı hayata karşı duruşuydu, o bu âlemden göçse de kıymeti azalmayacak bir bakışa sahipti. Hayatta varlığından bile şüphe duyulan Oğuz ölebilir miydi? Hem de adından hiç söz ettirmeyi sevmeyen Oğuz böyle trajik şekilde terk-i diyar eder miydi?

Masanın etrafındaki yüzler, varlığında duyumsayamadıkları, yokluğunda ise bu denli sarsılacaklarını hayal bile edemedikleri Oğuz’un ölüm ihtimaliyle solmuştu. Orhan zihinleri meşgul eden sorulardan sıyrılarak:

-Arayalım öyleyse, otele yakın hastanelere bakalım ilk önce, dedi. Hastanelerden kastı morglardı aslında ama söylemeye dili varmadı.

Hastaneler, karakollar, akıllarına gelen başka oteller, birlikte uğradıkları pastaneler, Oğuz’un gidebileceğini düşündükleri her yere baktılar. Evsiz birini İstanbul’da aramaktı yaptıkları. Birkaç ipucuyla geri döndüler. Ulaştıkları bilgilerse canlarını acıtan, Oğuz’un Emperial Otel’de kaldığını teyit eder nitelikte bilgilerdi. Saatler sonra tekrar meyhanede buluştular. Herkesin yüzünden düşen bin parçaydı. Tezer yaşlı gözlerle;

-Hatırlıyor musun Demir, dedi. Onu ilk kez senin yatağında görmüş, tanıştığımız ilk gün de zayıflıktan ölmüş olduğunu düşünmüştüm. O kadar zayıftı ki soluğu dahi duyulmazdı.

Demir bir anıyı yad edercesine duygulandı. Oğuz’dan geçmiş zamanlı bahsetmeye cesaret edemedi. Dudaklarını ısırdı, boğazı düğüm düğüm oldu, sadece başını sallamakla yetindi.

Ahmet kötü düşünmemekte kararlıydı.

-Belki ailesinin yanına gitmiştir, vazgeçmiştir otele gitmekten, dedi kendi de inanmayarak. Gözler üzerine çevrildi. Her biri, gidecek bir ailesi var mıydı? Sorusuyla baktılar Ahmet’e. Evet, gidecek sıcak bir yuvası yoktu ve şimdiye kadar bunun ona acı verecek bir şey olduğunu kimse düşünmemişti. Çünkü Oğuz geçmişiyle de hayalet olmayı başarmıştı. Duygularını kimseye açmaz neye sinirlenip neye kırıldığını anlatmayıp her şeyi içinde yaşardı. Bir ailesi vardı elbet, hayattalar mıydı, hayattalarsa neredeydiler? Bir Diyarbakır söylencesi vardı Oğuzla ilgili, güya ailesinden kalma mirası almaya gitmek için niyetlenmişti kaç kereler. Zamanla onun da Hayalet’in gizemli dünyasından seçmeler olduğunu anlaşıldı. Edip, son ihtimal Baylan Pastanesi’ne bakmak istemiş umudunu iyiden iyiye yitiren arkadaşlarından ayrılıp pastanenin yolunu tutmuştu. Burası Oğuz’la çokça vakit geçirdikleri, hırlaşıp kavga ettikleri bir yerdi. Edip içeriyi gözleriyle kolaçan etti, Hayalet’ten eser yoktu. Çalışanlara, Oğuz bugün uğradı mı diye sormaktan çekinirken;

-Oğuz Bey size bir not bıraktı Edip Bey, haberiyle irkildi. Yüreğindeki korku yerini heyecana bıraktı. Ne zaman, diye sorabildi ancak.

-Dün öğle üzeri.

İstenen cevap bu değildi. Kâğıdı yırtarcasına açtı.

‘’Çirkinseniz, kötüyseniz
Baktığınız an 
Suçu kendinizde arayın 
Aynalara çatmadan’’

Defalarca anlamadan okudu dizeleri. Şaka mıydı bilemedi. İçerisinde gizil bir mesaj aradı ama Hayalet’e ulaştıracak bir mana çıkaramadı. Lefter’in yolunu tuttu.

Şimdi masanın üzerinde çözülmeyi bekleyen bir şifre edasıyla Oğuz’dan gelen mesaj duruyordu. Herkes şaşkındı. Masa başındaki herkes derin bir suçluluk duygusuna kapıldı. Evlerinde defalarca kalmış olan Oğuz’a bu soğuk kış gününde çalınacak kapı olamadıklarından suçluluk duymaya başlamışlardı. Onca ahbabı varken o otelde kalmaya niçin mecbur kalmıştı? Çalınacak kapısı kalmamış olabilir miydi?

Oğuz’un kendi tercihiydi hayata tutunmamak. Parayla, şanla, şöhretle işi yoktu onun. Hiçbir şeyin sahibi olmak istemezdi, evlilikten bile sırf birilerini mülkiyetine almak ya da mülke dâhil edilmek gerekçesiyle uzak durmuştu. Parayla satın alınamayacak, satın alınanlarla gözü boyanamayacak kadar mülkiyetsizdi. Ölüme bile öyle tepkisiz yaklaşırdı ki taşıdığı canın gerçek sahibi olmadığına inandığından çıkışıyla da çok ilgilenmezdi. Ancak onu bugüne getiren deneyimlerden kimsenin haberi yoktu. Yanı başlarında duran, sohbetiyle insanı saran güzel yürekli dost Oğuz bir yabancı gibi mi gitmişti, kimseye ses etmeden.

Edip dakikalardır aynı sözcükleri mırıldanıyordu.

-Çirkinsek, kötüysek baktığımız an. Suçu kendimizde aramalıyız aynalara çatmadan. Geçen gece Baylan Pastanesi’nde tartıştıktan sonra saldırganca davranışları yüzünden Hayalet kendisine “gündüz insansın gece hırt” dediğini hatırladı. Bıraktığı mesaj da onunla mı ilgiliydi bilemedi. Evet, suçluydu çünkü hep başkalarına çatmıştı kendine bakmadan.

Bülent, Oğuz’la geçirdikleri uzun yılları düşündü.

-Yuvam dediğim evden Oğuz’la birlikte kovulduğum gün parkta birlikte sabahladık. Yanımdaydı, susuyordu. Benden çok daha zor bir hayatı olmuştu. Hatta geçmişte ne yaşadığını bilenimiz yok. Sabaha kadar gelene, geçene, kadere söylendim durdum. Öylece dinledi beni, benim gibi düşünmediği halde, tek kelime etmedi. Ama ben anlatmadıklarını hiç sormadım kendisine, Oğuz’u tanıdığımız gün doğdu sandık hepimiz. Keşke demek istemiyorum ama keşke bugünü beklemeseydik aramak ve peşinden koşmak için.

Yüksel dışarıda esen rüzgâra kulak verip Hayalet Oğuz’a sanki duyuyormuş gibi seslendi:

-Az mı dalga geçtik çiroz halinle. Şu dışarıda esen deli rüzgâra karşı ceplerine taş doldur da öyle gezin Galata’da, diye alay edip durduk. İçten içe kızar mıydın bize be Oğuz?

Şarabın etkisiyle Yüksel, Oğuz’a seslenmekte, Oğuz’un dönmüş olduğunu düşlemektedir.

Günah çıkarma sırası gece boyunca ağzını bıçak açmayan Leyla’dadır.

-Oğuz içinizde herhalde en çok benden haz etmezdi. Mülksüz yaşamında benim gibi malını sahiplenenlere yer bırakmamıştı sanırım. Alıp da geri getirmediği kitaplarımı istediğimde ne kadar utandırmışsa beni şimdi onun hayatla olan meselesini idrak edemediğim için daha da utanıyorum.

Ferit itirafta bulunma sırası bende, diyerek söze girdi.

-Uzun misafirliklerinin birinde annemin ona özel yemekler yapacak kadar yakınlaştığını gördüm. Annem onun için oğlum hep gelsin, hiç rahatsızlık vermiyor, varlığını hiç hissettirmiyor ki, derdi. Kıskanır, birçok kez annem çağırdığı halde ona haber vermezdim. Oğuz’un kimsesizliğini göremeyecek kadar bencilmişim meğer.

Selahattin içten bir of çekti. Düşündüklerini dile dökerken sözcüklerin kifayetsizliğinden gelen bir iç çekişti bu.

-Oğuz, sayısız esere imza attı ama hayata imza atmayı reddetti. Bunu nasıl başardı anlamıyorum? Bildiğim kadarıyla bir örgüt elemanı değildi. Bireysel bir anarşistti ve düzenin karşısında kalmayı hayatı boyunca istikrarla nasıl başardı? Cebinde kalan son kuruşu ne diye Fethi’ye verirdi? Para, kendisini ele geçirmesine müsaade etmediği en azılı düşmanıydı bence. Bu savaştan da her daim galip çıktı.

Gece boyu sürdü konuşmalar. Kimsenin bir sonuca vardığı yoktu. Bilinen tek şey kabullenişti. Oğuz öylece kaybolup gitmişti. Günün ilk ışıkları meyhanenin dumanlı havasına hayalet çizgiler çeker oldu. Tahta pencerelerden içeri giren ışık daha önce hiç görmedikleri güzellikteydi. Çok kez bu meyhanede sabahlamışlar ancak ayık kafayla sabaha hiç varmamışlardı. Gün ışıdıkça içeri sızan ışık huzmeleri gözleri iyice kamaştırıyordu. Tam o sırada Lefter’in gıcırdayan iki kanatlı tahta kapısı usulca açıldı. Yüzünü seçmekte zorluk çekiyorlardı ancak içeri girenin kimliğinden şüpheleri yoktu. Hayalet Oğuz’du bu. Masa başındakiler iyice ürperdiler, Hayalet’in hayaletinden korkmuş gibiydiler. Sessizliği Oğuz’un sesi bozdu.

-Bilseydim burada sabahlayacağınızı bu sohbeti kaçırır mıydım, dedi.

Herkes öylece hayalete bakıyordu.

-İstanbul çalkalanıyor haberiniz yok mu olanlardan? diye sordu.

Tezer güçlükçe cevap verebildi.

-Evet duyduk, sen…

-Çirkin Amerikalı hayatımı kurtardı desem.

Niçinine nasılına değinmeden geçen gece Emperial Otel’de kaldığını, otel ücretini ödeyecek parası olmadığından sabaha karşı otelden sıvışmaya çalıştığını anlattı. Ancak görevlilerin gözünden kaçmak mümkün olmamıştı. Üzerinde çalıştığı ‘’Çirkin Amerikalı’’ çevirisini rehin bırakmak zorunda kalmıştı. Yangın da Oğuz otelden ayrıldıktan hemen sonra çıkmıştı. Ölümden son anda kurtulmuş birinin mutluluğu yoktu gözünde. Öyle ki rehin bıraktığı eser hayatımı kurtardı, dese de içten içe kül olanların arasında en çok ‘’Çirkin Amerikalı’’ ya üzülmüştü. Hayatta kalmayı, kıymetini bilemediği bir yaşamın ikinci şansı olarak görmüyordu Oğuz. O zaten bir ölümü yaşıyordu.

Arkadaşlarıysa o geceden Oğuz’a hiç bahsetmediler ancak kendi hayatlarına teyellenmiş zannettikleri Oğuz’un, yaşamlarının orta yerine çöreklenmiş olduğunu fark ettiler. Bu çörekleniş zorunlu misafirlikten daha da öte can yoldaşlığı hükmündeydi. Her birinin yaşamına öyle ya da böyle dokunan Oğuz’u yaralarıyla, suskun yanlarıyla kim ne kadar tanımıştı? Oğuz o gece yokluğunun fark edilip edilmediğini hiç sorgulamadı. O birilerinin yakını olmamaya, kimliksiz, hiçbir şey olmaya bir hayli alışmıştı.

Tüm yaşananlar bir provaydı sanki. Hayalet’in ölüm provası. Giderse ne eksilir hayattan ya da ne bırakır geriye sorusunun cevabıydı olanlar. Herkes kendi aynasında Oğuz’u tanıdı o akşam. İncecik vücuduyla tuttuğu alanın genişliğine şaşırdı herkes. Hiç tanımadıkları Oğuzlarla tanıştılar o akşam. Pişmanlıkların, keşkelerin telafisi için sunulan bir armağandı bu kayboluş. İnsanoğlunun yaşam serüveni içinde bakmakla görmek arasındaki farkı idrak etmesi her daim zor oldu. Oğuz’a uzun uzun baktılar yaşamı boyunca, gönül gözüyle görenler bir elin parmağını geçmedi elbet. Hayalet Oğuz bugüne bir duruş bıraktı. Mülksüzlüğü ilke edindiğinden kime bıraktığını söylemedi.

Yazar: Merve Tarakçı
Çizer: İpek Keylansoy